18 Mart 2016 Cuma

KADINLIĞA MUHABBET..






İyi ki kadınım ben, 
Çok şükür de anayım. 
Anadolu'da doğdum, 
Uygarlıktan yanayım. 

En kutlu bilgi bende, 
Varlığa sevgi bende, 
Tanrısal sezgi bende, 
Yaşam ile sınayım. 





Yüreğim canın hası, 
Dilim unutsun yası, 
Özden sileyim pası, 
Bilgeliğe kanayım. 

GÖĞCELİ günüm bugün, 
Geride dünüm bugün, 
Aydınlık önüm bugün, 
ATA'ma sevgi sunayım.. 

Öznur TANAL 

8 Mart 2016




CEYAR ÖLDÜ..


20.02.2016



Akşam akşam böyle duyurdu yeğenimin eşi Taner;
“Ceyar öldü!!..”
"Neden?"
"Kalp krizinden. Hastanede hem de.." 


Daha sabah iki satır kelamı gelmişti. Nereye giderdi?
Ceyar lakaplı Mehmet YILMAZ köylümüzdü. Akranımız, canımız.


Bizde "öldü" yerine "Hakk'a yürüdü" denirdi. Gençler Hakk'a yürür müydü, birileri ya da bişey kaktırır mıydı onları, kafam almazdı..

Kent hayatının kaybolmuşluğunda adı aslında “Boklu Dere” olup çağ atlayıp (!) ayıklanınca “Büklü Dere”ye çevrilen yerin kıyısında rastlaşmıştık bir-iki kez. Antalya’nın kuruyan (kurutulan) bütün arıkları gibi deresi olmayıp eskilerin “çocuk bülüğü kadar” dediği azıcık suyun akıtıldığı beton kanalın kehinde.
Gözleri ünlü dizideki ceberrut karaktere benzediği için “Ceyar” demişlerdi. Öyle bildiğimiz için zaman zaman gerçek adını bile hatırlayamadığımız canımızla yıllar sonra görüşmüşlüğümüz bir iki kuru hasbıhalla olmuştu. Böyüükk işler becerdiğimiz keşmekeşte dahaya da zamanımız yoktu..

Derken dün, öldüğü günün er sabahında köyümüzün simalarını yayınladığım sosyal medya hesabına bir sitem notu düşmüştü; “benim güzel anacığımın resmini niye koymadın? diye.. Bunu derken güzel anacığını daha o gün ağuya dağlayacağını bilir miydi acaba?  Ben de bir cenazede bir araya gelen analarımızı fırsatı ganimet bilip çektiğimi, eğer güzel bir fotoğrafı var da gönderirse anacığını da yayınlayacağımla savunmuştum kendimi..
Bir taş gelip göğsüme oturdu. Acı türküler dizildi kursağıma. Anasının, yârinin dilinden özge..

Acı ölüm, genç ölüm,
Bu nasıl gitmek gülüm?
Kara haber tez gelir,
Kırdın kanadım- kolum..


Ya da..

Bir sonsuz rüyaya açılmış gözler,
Yummayın, yummayın kirpiklerini.
Kim O’ndan daha çok hayatı özler?
Çağırır, çağırır sevdiklerini..


..


Besbelli üşütür soğuk topraklar,
Soymayın soymayın giydiklerini..


Veya..

Neme ağlayayım da neme güleyim?
Ağlamak şanıma düştü neyleyim..
Elin gülü açmış da alınan yeşil,
Şu benim güllerim soldu neyleyim..


Habrin alayım da seher yelinden
Durnam galkar’mola da gendi gölünden?
Gorkum ayrılıkdan da fikrim ölümden,
Geldi, çattı, beni buldu neyleyim?..


Pir Sultan ABDAL’ım kırklar, yediler,
Bu yolu-erkanı Onlar kurdular.
Allah verdiğini almaz dediler,
Bana verdiğini aldı neyleyim..


Sadece bu kadar olsa keşke. Ne çok acı çekmiş bu halk ki yandıkça türkülerce, ağıtlarca tütmüş.

Ey erenler ben bir derde uğradım,
Başa gelmeyincez bilinmezimiş.
Babadan da öhsüz galan oğlanın,
Başında dövleti bulunmazımış..


Babacığından öksüzdü O. Şimdi kendi de iki çoccağını dövletsiz goyup getdi gönüllü-gönülsüz. "Paşa" derlerdi babasına. Gerçek adı bu muydu onu da bilmem. O da ailede birçok kişi gibi genç yaşında kalbine yenik düşmüştü..

Yine;

Kalenin kapısı daşdır yapılmaz,
Yünsek (yüksek) penceresi dosta bakılmaz,
Bir ben ölmeyince dünne (dünya) yıkılmaz,
Dostum ağlar düşman güler bir zaman, demişti yangın bir Tahtacı Ağıdı..

Dünne yıkılmazdı elbet de gel bir de sevdiklerinin dünnesine bak..

Bu yıllarda daha çoğaldı diye mi ölümler, gocadıkça daha mı zayıf olmaya durduk biz, bana başka kâr eder oldu? Her gün onlarca babayiğidin, taze çiğdemin insanlık dışı şekillerde solmasına, hunharca bozulup melekçe bedenimize zerkedilen zehir gıdalar ve tamamen ticaret odaklı tıp uygulamaları, gidişatın olumsuz içsel yankıları ile çığ gibi büyüyen ölümlere neden bu kadar susar olduk? Sustukça ölümler azdı..

Koca YUNUS;

Şu dünyada bir nesneye,
Yanar içim, göynür özüm,
Yiğit iken ölenlere,
Göğ ekini biçmiş gibi, demişti.


Son yıllarda madende, meydanlarda, doğa, canlı ve yaşam hakkı savunmasında kaç genç yitti. Bize dokunmayan yılan bin yaşadı.. Bizi böyle yanmaz, göyünmez eden neydi?

Yaşlandıkça daha mı olgun karşılar insan ölümü, yoksa belki bizden sonra öleceğini sandığımız taze fidanlar giderken hâlâ hayatta olmanın bencilliği midir bizi böyle kör, sağır, dilsiz eden? Nerde o cenazelerde;”Oyy ben öleydim..” diyenler ya da bugünlerde bunu ana-baba ve gardaşdan gayrı kim der?

Nerde;
Adem olan adem sever,
Adalete boyun eğer,
Kul hakkı dünyayı değer,
Biz cana kıyar değiliz, diyen Aşık Mahsuni’ler?


Biter mi ölümler, susar mı yaslar? Zaten ağıtlar söyledi sözü. Bundan geri bize ağlamak mı, daha yaşanılası bir dünya kurmak için haykırmak mı düşer?
Rahat uyu kardeşimiz Ceyar. Ölümün bunları düşürdü aklıma, çok konuştum kusura kalma. Her ölüm gibi erken oldu. Biz yakıştıramayız ya Takdir-i ilahi. Yalnız bir düşünsek; böyle gelmiş böyle gitsin mi..??


DEMİRCİLER ÇARŞISI'NIN BİLGESİNDEN NASİHATLAR..

     

23.02.2016





Nisan 2015’te apartmanımızın arka bahçesine bişeyler ekmek için Antalya Demirciler Çarşısı’na çapa almaya gitmiştim. Duyarlı Antalyalılar ve Antalya gönüllüleri kentin kadim mekânlarından Demirciler Çarşısı’nı iyi bilirler. Antalya’nın kalbi sayılabilecek bir yerde iken nedense çoktandır unutmaya ve unutturulmaya çalışılan o mistik arastaya..

“Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı (!?)” demeyen, diyemeyen, bizi biz yapan  değerlerin bilincinde ve duygusunda olan kanaatkarların,
Dört kuşaktır burda olan ve herşeye rağmen kalmaya kararlı usta zanaatkârların her santimi emek ve anı yüklü uğrağına..

Demirciden aldığım çapanın ucuna sap takması için çarşının en yaşlı esnafı, bıçakçı Yusuf Amca’ya yönlendirildim. Yıllardır oralara giden, durumları ve sorunları konusunda naçizane yazılara ve belgesellere emek veren, gönül koyan biriyim. Bu çarşı ve burada yaşananların bana yansıyan kısmını kaleme aldığım için çoğunu tanıyor, onlar tarafından da biliniyordum. Hepsinin yeri ayrıydı bende. Tabi ki ki o güne kadar..

Birkaç yıl önce Vakıflar Müdürlüğü’nde çarşının sorunları ile ilgili toplantı yapılmıştı. Toplantıya en büyüğünden tek kadınına çeşitli esnaf canlar ve çeşitli kamu kurumlarından temsilciler katılmıştık. Bir vali yardımcımız içinde bulundukları maddi ve fiziksel şartların olumsuzluğu nedeniyle yaşadıkları çaresizliği adeta pamuklara sararak anlatan bu Amca’mın yüce varlığına biraz sertçe çıkıştığı günden beri O’nun gönlümdeki yeri başkaydı. Kendisine duyduğun derin sevgi ve saygı karşılıklı olunca her görüşmemiz benim için karşılıklı bir kutsama gidiydi.

Bu çarşının yaşça en kocası Yusuf Zeki SAPMAZ Usta’mız ile yaptığımız bir hasbihâli aktarmak istiyorum size. -Çoğunu tanıdığım ustalar içinde- yaşına mı, ustalığına mı, sabrına ve hoşgörüsüne mi, hep gülümseyen yüzüne ve yüreğine mi hürmet ettiğime karar veremediğim bir yaşam ustasıyla.
    

Bilge sesiyle anlattıkları öyle benden, bizdendi ki aktarmasam zay olur. Gerçi buraya can katan ustalarının çoğunun sesleri de yürekleri de bilgedir. Yaptıkları benzersiz yaratılar kodları gibi adlarına da işlemiştir. Soyadları Eğe, Körük veya Bıçakçı’dır. Bu kuralın bozulduğu ender insanlardan biridir kulak ve gönül vermenizi dilediğim ustamız. O’nun adı gibi tavrı da kalenderdir, hastır.? 

Onun için çok müdahil olmadan aktarmaya çalışacağım..

Yaşını; Doğduğumda Atatürk’ün ölümüne yas tutuyolarmış, (kıymetini bilip yasını tutanlara selam olsun :) 77’ye yaklaşıyom, diye betimledi. Aslım Korkuteli’nden. 120 sene olmuş dedem geleli. Mesleğim; Dedemin dedesinden bu yana demircilik. Annemim babasından dolayı da bıçakçıyım. 8 yaşında başladık körük çekmeye. Hem okula gittik, hem körük çektik. Böyle yaşadık ömrümüz boyunca, diyen Yusuf Amca’mız evli, 3 tane de çocuğu var.

- Sanat büyük bir hazinedir, diye başlamıştı söze. Bunu öğrendiğinle kalmeceksin. Daha da ileri götürmeye çalışceksin. Nasıl hazineden parayı çeker dağıtırsak hazine boşalır, parayı daha toplarsan hazine çoğalır, sanat da böyledir. Bi hazine gibidir. Bi yandan ustandan öğrendiğini satarken bi yandan da kendin bişeyler katıceksin sanata. Sanatı ilerleteceksin ki eğer sanatkârlar bi şeyler katmasalardı içine sanat Taş Devri’nden çıkıp da uzay devrine gelmezdi..  

Sanatkâr bi adam işini temiz yapcek, dürüst yapcek. Müşterisinin kalbini kırmecek. Bunlara çok dikkat etmesi lazım, bu bir. Bir de; kendisi beğenmediği malı müşterisine satmecek. Bunlar sanatın en büyük zirveleri. Sanatkâr adamın elinden gelenin en eyisini yapmaya çalışması lazım.
El sanatlarının da ölmesinin sebebi, fabrikalarda büyük aletlerin çalışması. Bizler de bu aletlere yetişemediğimizden dolayı biz günden güne geriliyoruz. Davamız orda. Başka yerden bi davamız yok. Yapıcemiz bişeyler de yok bundan sona. Yokuşu inişe döndermemizin imkânı yok. Ne yapalım? Şimdi başımıza gelen şeylerle yapamıcemiz şeyleri bi araya gatamayız. Gençler gibi akıllı olup da daha teferruata da giremiyoruz artık. Kafamız durdu. Bu çarkta böyle yürücez. Başga çaremiz yok bizim.

Ama gençler büyüklerin nasihatlarını alır. Büyüklerin fikirlerini alır.  Bunların içine kendi fikirlerini, kendi zekâlarını da katarlarsa bizleri çok geçer, bizden daha ileriye gederler. Eğer bunları yapmaz; “Ben yaşecem, çalışmecem, herkes çalışsın, ben avanak mıyım?” derse bu bir gün olucek ki, annıyo musun, gendisi guru ekme(ği) de bulamecek. Bunun için, iyi bi sanatkâr olmak için çalışmayı bend edecek kendine.

Uğraşıceksin. Yapdığın, başardığın şeyin daha iyisini yapmak için iyi çareler arecen. Bunları bulamazsan geride kalırsın. Senden daha eyisini öteki yapar, senin malını almazlar. İşde bunları düşüncek esnaflar. Herkes düşüncek..

Ama yalnız, devir değişti. Devir öldü. Bizim elimizdeki iptidai aletlerle bundan ileriye gedecek güçte değiliz. Bu gücü bulamadımız için de geriliyoz. Ama fabrikalarımız öyle değil. Mühendislerimiz öyle değil. Çıkmışlar, yapıyolar. Yalnız onların bi kabahatleri var;
“- Bir mühendisim ben” diye giriyor, fabrikanın başına oturuyo ve güzel şeyler yapıyo. Hocalarından öğrendiği şeyleri. Sonra, bir de bunları kullananlarla, bu işi yapanlarla bir araya gelip bir istişare edip de;

“ - Sen şurda hata yapıyosun. Şurasını acık daha ince yapsan,  burasını acık daha kalın tutsan?” dese. Ustalardan da bi fikir alsa. Yani sohbet fikri. Esas işi yapıcek olan gine O. Biz değiliz yani. Zarif yapıcem diye eğildiğini, büküldüğünü düşünmeyo. Ama böyle bir fikir alsaydı ülkenin ilerleme ayağı bi kat daha ileriye gederdi. İşte orasını, o noktaları düşünmek lazım. Yetişen mühendislerimizin kendi fikirleri ile onlardan önceki uğraşmış, tecrübeli sanatkârlarımızın, ustalarımızın fikrini bi arada ortaya koymaları lazım. Bunu koymuyolar. “Biziz!” diyolar. Bazılarını başarıyolar, başaramadıkları zaman da oluyo tabi.  Benim gençlerden şikâyetim şu;

Gençler eveli başı tembel. Efendim cep telefonuna, televizyona, internete başladığı zaman dünyayı görmeyo. Hayıırr. Dünyayı görüceksin. Dünyasız bu fen ileri gitmez. Hem dünyayı görüceksin, hem bunlara çalışceksin hem de kitabına çalışceksin. Gençler kitaba çalışmeyo şimdi. Neye çalışıyo? İnternette oyuna çalışıyo. Halbüsü hocaların anlatdını iyi dinledikden sonra, bir de kitapdan eyi anlamaları, okumaları lazım. Bende de var torun, okuyo. Anleyo musun? Ama dediğim gibi biz Ona desek de fayda yok, arkadaşları demeyo çünkü. Böyle bi durumda, çocuklar kendini oraya kapdırık. Oraya kapdırceksin, o lazım, tamam ama bir yandan da emek lazım insana. Bugün bir kız çocuğu büyüdü. Yemek pişirmesi bilmeyosa olur mu? Olmaz. Bir gız çocuğu evi temizleyip süpürmesini bilmeyosa olur mu? Olmaz. Bulaşık yıkamasını bilmeyosa olur mu? Olmaz. İşte bunlar doğanın kuralı şeyler. Bunlar insanların mecbur yapıcek olduğu hizmetler. Ee, bunları yapmazsa, “ben okuyom, ben internete bakıyom” dee (diye) ayırırsa kendisini ne olur?

Herkes ayrılırsa kim kalacak ortada? Bu işleri ehdiyarlar mı yapıcek? Hadi ehdiyarlar da öldü. Sona nolcek? Dünya baki değil ki. ölcez biz de. Ehdiyarlar yapdı, yapdı da oldu ya eli aya dutmaz oldu. Ne yapcez? Böyle sorunlar var gençlerle. Kuşak farkından dolayı bunlar oluyo ama iyi bi talebe, iyi bi insan iki tarafında terazili tutup fikirlerini alması lazım. Bunları almazsa, bunları toplayamazsa işde o zaman pişman olur.
Bir esnafın kazandığı on kuruşsa bu esnaf o on kuruşu yeyemez. Yerse batar. Bu adam on kuruş kazandıysa bunun beş kuruşunu anca yeyebilir. Çünkü sermayesine lazım para, böyüyen çocuğuna lazım, alete-edevata lazım. Bu kadar yere para lazımsa, hepsini kendisi yerse ondan sonraki malzemeleri nasıl alcek? Burdaki önemli nokda bu, anneyo musun? Biz babalarımızdan, dedelerimizden, usdalarımızdan bunu öğrendik. Hatda şöle derlerdi;

“Parayı herkez kazanır. Hatta ihtiyar köpekler dahi kazanır ama parayı tutmak için altundan el lazım” derlerdi. İşde bu atasözlerimiz bize doğru yolu tutmaya çalışdırdı. Onun için büyüklerin sözlerini, nasihatlarını alıcen, hesabına geliyosa cebine gatcen. Gelmiyosa çıkar at. Kimse bunları söylemekle senden beş guruş para isdemeyo, anneyo musun? Benim için büyük laf. Ben bunu saklayam, bilem kıymetini.     

Yine bi tane daha söyleyem, eyi olsun. Benim usdam babamdı. Bi gün komşum usdaya babamın çalışmasından acizlendim. Oyun oynardı, tavla oynardı. Biz de çalışamazdık. Tek kişi çalışılmazdı o zaman. İki – üç kişi çalışcen. Velhasılı, O’na dedim ben; “Ya amca ne yabıcez böyle? Babam durmadan gavede, ben de bişe yapameyom. Çalışameyom tek başıma.”
- Oğlum, dedi. Buna bişey deyemeyiz. O kılıç bi gün senin eline geşcek, dedi. O gılıç senin eline geşdiği zaman sen de o gılıcın değerini veremezsen sana yazıklar olsun! Biz şimdi Onların gıybetini etmelim, gayretleri olsun..

Bu gılıç benim elimde atmış senedir duruyo. Ben atmış senedir çocuklarımı okuttum. Evimi yapdım ve ailemi rezil etmecek şekilde yaşatdım. Ee, şimdi bol mıkdarda değil. Kanaatla.. Ama ööle; “Bilmem nerde eğlencem, bilmem nerde gezcem” değil. Yememi, ekmemi yapabildim ama öle yerlere para atmadık. Bu atmış senede eğer ben hakikaten ben o Mustafa Amcamın dediği gibi kılıcımı kullanamadıysam bana yazıklar olsun..

Bi insan bi işi yaparken gözü işde olucek daima. Yani ne işi yapıyosan yap. Şoförsen gözün şöförlüğünde, taşta çalışıyosan taşda, hizarda çalışıyosan hizarda olucek. Sakın ola ki arkaya bakmecen. Sakın ola ki yana bakmeceksin. Daima dikkatle bakıceksin. Bi de uykusuz galmeceksin. Uykunu almış olceksin. Bunları yaparsan elini ayanı parçalamazsın ve toplumda iyi bi usda olarak tanınırsın, yaşarsın.

Babamın beni dükkândan kovduğu bi zaman inşaat temizliğinde çalıştım. Yaz günü sıcaklarında Antbirlik depolarını yapıyorduk. Yaşım 16. Orda çalışdığım zaman da montajda dahi usda olcem için beni montaja verdiler. Bana demir kesen arkadaş vardı. Askerliğini yapıp gelikti, büyüktü. Kuvvetli, demir kescek deye Onu makasa verdiler. Velhasılı ben yukarı çıkdım, montaja, “sen, dediler demiri sür. Pilyeyi sür. Pilyanın boyu 10 metre. Yanları kıvrık, bişeydi. Bir çıbıktan bi tane, 22’lik. Demirin kalınlığı. Bileğime yakın yani kalınlığı. Şimdi bi tanesini onların dediği gibi sürdüm demiri. Ne belim kaldı, ne ayaklarım kaldı, ne takatım kaldı. Akşama kadar onu sürcem orda. “Eyvah, ben dedim burda bitdim. Burda öldüm.” Öyle ya, kolay değil. Velhasılı o demiri combazlar gibi ortasından dutdum. Haa, şeyi de anlatalım ki, onu herkes şey yapmasın. Kirişin derinliği 80 santim. 2.5 santim perde. 2.5 santim tahtası. Etti beş. Beş de yanında, on. Şurası 10 santim, burası da 10 santim. Bunun arası da 40 santim. Bööle o perdelerin üstünde, sallanan perdenin üstünde yürüdüm. Demiri tam ortasına getirdim, ortaya. Elimde combaz gibi tuttuğum demiri, getirdim. Perdenin bi tanesine iki ayağımı döndürdüm. Demiri uzattım, hemen onlar da kaptılar demiri. “Ohh, dediler. İşte şimdi yaptık binayı.” Düştükten sonra 12 metreden aşşa düşmezsin. Hani öyle yüksekteydi..

Velhasılı böle iki ay orda çalıştım. Çalışdıkdan sonra Dokuma Fabrikası’nın demir işlerine geşdik. Oraya geşdimizde benim vazifemi, benim yapdım o işi usda almaya başladı. Taşaron. Ve sonunda o tutuyom derken yapışıyo şeye, tahda boşdaymış, düşdü aşşaya. Bi kolu, iki baca kırıldı. Hasdanede yatdı burda. Ziyaretine getdim, “Usda geşmiş olsun” deye.”Ah kerata, sen getdin, bana bunları yaşatdın, dedi. Sen olsaydın bunları yapdırmazdın, yapardın sen, dedi.” Olcee varmış. Orda öğlene kadar yoruluyoduk. Çok fena yoruluyoduk ve o yorgunluğu, çay akıyodu Meydan’ın orda, çok hızlı akar. Soğukdur. Ona yememi yedimmi atlıyorum, çakılların üsdüne yatıyorum. Banyomu alıp keyindikden sonra 15 dakka da güneşte kalıyodum. Bende bi tane yorgunluk kalmeyodu. Ama içeriyi yeyomuş. Sulu zatürreye tutulmuşum. Bi yandan soğuğa alışdırıyom vücudu, bi yandan sıcağa alışdırıyom.Gençler de bunları yapmasınlar yani. Bunlar kötü şey.”

Velhasılı öyle bi hasdalık geçirdik ama Allah razı olsun Dr. Mehmet TOSUN’dan. İyi bi doktordu. O dedi bana;
- Kaç gün oldu hasta olalı?
- Üç gün, dedim. Akrabamız da oluyodu.
- Altı ay önce senin böğrün ağrımıyo muydu?” dedi.
- Ağrıyodu, dedim.
- Niye gelmedin o zaman, dedi?
- Geldi, geçti, dedim.
- İşte bu onun şeyi, dedi ve çok güzel tedavi etti. Kurtardı bizi, anneyo musun? Ondan sonra da her “hasyayım” deye getdiğimde evvela zatüryeden başlardı kontrola.
- Nasıl bir tedavi uyguladı sana?
- Kan yapıcı ilaçlar verdi. Gıyma, iki sefer çekilmiş. Yıkanmama cezası. Çok şeyleri kesti. İstirahat verdi, çalışma yok. Velhasılı, bunun için çok şeyler kurtardık çok şükür. Bu yaşa geldik. Buraya gadarını biliyom ama sonumuz ne olur bilmem?
- İşallah iyi, hayırlı olur sonumuz. Allah hepimizin sonunu hayır etsin.
- İşalla yavrum.  
- Peki, başka gençlere söylemek istediğin bişey var mı, son olarak? Söyledin gerçi çoğunu da.
- Gençlerin ekseri yapıce şeyler; büyükleri sevsin. Küçükleri de gorusun. Maalesef bunları yapmıyorlar. Benden başka kimse yok görüyolar kendileri. Halbüsü değil. Hepimiz bi arada olmazsak yakışmayız. Tek başına bi insan dağda-bayırda koşsa ne dersin O’na? Deli dersin. Neden? İnsanlar toplumda yakışır. Toplumda birbirlerine gelip giderek anlarlar. Gençler bunları da yapmıyolar. Bunların yanında onlara ders veren hocaları ti’ye alıyolar. Bunlar yanlış. Çünkü Onun fikri neyse onu söylicek sana. Haa, sen onun fikrinde bi yanlış bulduysan sen de kafandan o yanlışını düzelt. Düzeltmeye çalış. “ Burda bana anlattı ama şurda hocamın yanlışı var. Ben bunu yapmayam.” De. Sen de onu düzelt e mi? Bunlar gibi şeyler çok önemli.

Terbiye çok önemli. Bunları yaparlarsa gençlerimiz pırlanta gibi çocuklar. Biz gençlerimize, evlatlarımıza kötü demiyoz. Öyle bişey yok. Ama deli toyluğun şeyinden, anneyo musun? Kalp kırıcı şeyleri de yapmaları yanlış. Ve çalışmaları lazım. Çok çalışmaları lazım. Çünkü fen boyuna ileri gediyo. Esgiden hamballıkla gazanıyoduk parayı. Şimdi fenle kazanılıyor. Bunları bilmezse, bi ipin ucuna sahip olamazsa, bunları bilmek lazım. Bunları bilmesi için de çok çalışması lazım. Her yönden ama. Yalnız guvvetle değil. Fikirle, okumakla, araştırmakla. Bunların hepsi çok önemli. Gençlerin bunları çözmeleri lazım. Bunları çözemezlerse akıbetleri iyi olmaz.





- Geleceğimizi nasıl görüyorsun peki?
- Geleceğimizi de “iyi görüyom” desem, yalan. “Kötü görüyom” desem, yine yalan. “Neden?” deceksin. İyi olmamız için hepimizin birer evi olması lazım. “Kötüyüz” desek, hepimiz de kötü deyiliz ki. İçimizde iyimiz de var. Şimdi bunun hangisini alalım ele? Biz iyi olmaya çalışalım. Başga decek bişey yok.
- Herkes kendinden sorumlu de mi?
- Hesabı orda yalnız vericek herkez. Orda kimse kimseye garışmeyo. Hatda babası evladına, evladı babasına garışmeyo. Orası öyle bi yer. Onun için oraya getmeden biz burda kendimizi düzeltirsek eyi olur.
- Ağzına sağlık amcacığım. Çok güzel oldu.
- İşallah yavrum. Bi insan şuraya bi gazık çaksa, hayvanını bağlasın kenarda, gaçmasın hayvanı deye. Yemi – suyu yakınında. Bi başkası gelse, “iyi yapmış bunu ama bu burda değil, şurda olsa daha eyi”deyip bunu burdan söküp şuraya çakarsa o da sevap gazanıyo. Öbürü de gazanıyo, o da gazanıyo. İnsanlar iyi niyetlerini kullandığı müddetçe iyi niyetlerinin karşılığı gelir. Ama iyi niyetleri yerine kötü niyetlerini gullanıyosa bil ki onun da akibeti kötü olucektir. Eninde sonunda. Ama şu gün mü olur, ne zaman olur, ona bişe diyemem..
- Akibetimiz hayır olsun...

15 Ocak 2015 Perşembe

ACI OT YERİ



Bu sabah bizim elden bir can ile sohbet ederken köyde önceki gün başlayan yağışın 3 günde de sürdüğünü, çayların taştığını anlatınca;

-    Çok iyi, dedim. Yeraltı suları iyice doysun! Doysun da yeniden tulumbalardan su çekelim..

Sonra evimizin ardındaki tulumbadan büngüldeyen suyun bana verdiği coşkuyu ve onu boyumdan büyük tenekeler ile eve veya ahıra taşımaktan duyduğum mutluluğu anımsadım. Sonra işe gelince yazmaya başladım. Bakalım gönül tulumbamdan  neler büngüldeyecek..?

Akdağ’ların çevrelediği Elmalı Ovası’nda, Abdal Musa Dergâhı’nın ışığında bir Tahtacı -Türkmen Köyü olan Akçaeniş köyündenim. Küçük yaşımdan itibaren yaşamı büyük ailemin yanısıra rahmetli babam, Hamza TANAL’ın engin Alevi Kültürü birikimi ve hanedanlığı, anneciğimin becerileri ve eli bolluğu yüzü suyu hürmetine evimize gelen ozan, araştırmacı ve dedeler - babalar ile öğrenip bölüştüm.

Ben doğmadan bir sene evvel elim bir kazada yitirdiğimiz dünya yakışıklısı Özgür Abim’in adına benzeyen adımı küçük abim Serdar vurmuş (!) Bizim orda ad konmaz, vurulur. Hatta ölenlerin adı sonradan birine verildiyse her anışta sevenlerini acıtmamak için “adı vurulan” diye anılır. Annemin çocuk doğurmak için geçkin ve acılı çağında “O’nun yerine basmak” için yapmışlar beni ya ben kız olunca rahmetlinin adı vurulamamış.

Evimizde hep evlat acısı, hep sebepsiz akıveren gözyaşları vardı. Bu yüzden;
“Acı ot yeri” derlerdi bana. Tekne kazıntısı diye şımartılmadım hiç ama özellikle babam tarafından derinden sevildim. Annemin çok işi ve acılı bir yüreği olduğu “Ben çok işliyim. Etme gızım üsdünü batırma!” diye öğüt ve tembih ettiği için O’na kıyamaz, komşuların çocukları gibi “arsızlık” (haşarılık) edip üstümü batıramazdım. Bu nedenle o yıllarda içine doyasıya belenemediğim, hep dışardan seyretmek zorunda kaldığım hayatımın çocuk yanı biraz buruktur. Ama bu oyun isteği yaşamın bir yerinde mutlaka gün yüzüne vuruyor. İyi ki de üniversite okumuşum, iyi ki de bir çocuğum var, oyun ihtiyacımı geç de olsa giderdim. Türkü’m şimdi 19 yaşında ama O’nunla hâlâ doyasıya oynarız. 


Köyde yaşamım eşsizdi. Ben sırtımı koca bir dağ gibi dayadığım babamın bana yansıyan ihtişamı sayesinde güçlü bir kızdım. Onunla her yere gider, beni önemseyerek öğrettiği her işi büyük bir onurla başarırdım. Daha 6 yaşında iken zorunlu durumlarda bana hayvanlarımızın da bulunduğu koca evi emanet edip gittiklerinde bile korkmazdım. Vazife büyüktü, her şeyi yapan cengaver iş başındaydı. 9 yaşında öğrendiğimde de köyde traktör sürmeyi bilen tek kızdım. Babama kızmışlardı o yıllarda; “bunlar elinden gelse cibileri (civciv) bile çalışdıracak” deyi ama bu bir ekonomik zorunluluktan öte bir yetkinlik kazanımıydı. Babacığım;  “Çiftçinin bir günü bir yıl besler” derdi. İleşberin sade o günlerde değil her vakit her türlü yardıma ihtiyacı vardı. Örneğin mahsullere bir ilaç yapılacağı zaman ilacı sıkacak iki kişi olsa bile traktör süren olmazsa ilaç kalırdı ki bu geçimi tamamen toprağa bağlı insanlar için pek neşeli bir durum değildir. Bugün köyde traktör sürmeyen kadın yok. Bu da babamın ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösteren sayısız  örnekten biriydi..

Günlerim dolu dolu geçerdi. Bulaşık ve çamaşırı evimizin yanından akan ve “öz” dediğimiz çok akmaz suya bakan ve annemin “don yumalık” dediği tahtadan bir düzenekte yıkardık. Evin içinde veya dışında işlerimi yaparken mutlaka radyo dinlerdim. Ondan çok türkü dinledim, hep türkülerle yaşadım. Belki de bu yüzden çocuğumun adını “Türkü”dür.

Aslında radyo canım babamın sabah erken saatlerde kalkıp sobayı yakması ile açılırdı. Hayat evimizin içine sobanın datlı gızgını ve TRT Antalya Radyosu’nda sabahın erken saatlerinde yayınlanan “Bu Toprağın Sesi” programında çalınan goygun ezgiler ile dolardı. Babam kitap okurdu, annem sofrayı hazırlardı, ben mutluydum.

Biraz büyüdüğümde babamla tarla sulamak için su motoru kurmaya giderdik. Babam sondajdan su motoru ile çıkarılan suyu upuzağa taşıyacak hortum ve boruları birbirine ekler, bağlantı yerlerini iç lastiği ile güzelce bağlardı. Ben O’nun bunu yapışına hayran, O’na aşıktım.

Akıllı olduğum için :) okula 6 yaşında başladım. Okula, yağmur ve kar yağdığında babamın traktöründe, soğuk havalarda da çiynizinde (omuzlarında) giderdim. Bunu her anımsadığımda, O’nu hayatım boyunca çiynizimde taşısam bile, ödeyemeyeceğim bir minnettarlık duygusu yaşarım. Köydeki arkadaşlarımın çoğu, özellikle kızlar ya mevsimsel olarak dağa Tahtacılık işi için giden aileleri, ya öksüz olmaları ya da yoksulluk ve başka imkânsızlıkları nedeniyle benim kadar şanslı değillerdi. Evine Hacı Taşan’ın, Feyzullah ÇINAR’ın, Ruhi SU’nun mihman geldiği Eyvaz Baba’nın kızı kadar şanslı bir çocuk olabilir mi?


Daha o yaşlarda Antalya Radyosu Yapımcısı rahmetli Saffet UYSAL ile evimize gelen müzik araştırmacısı Perihan Abla ikinci gelişinde sanki benim bu yıllardaki eğilimimi görüp bana Hindistan asıllı düşünür, konuşmacı ve yazar Jiddu Krishnamurti’nin “İç Özgürlük” kitabını getirmişti. Ve böyle başlayan kitap merakı beni köyümde ve ilçede aldığımız sınırlı eğitime karşın üniversiteye taşıdı..

Zaman zaman içiniz sıkıldığında kaçtığınız düşsel yerler var mıdır? Benim biri “Goca Dört” dediğimiz bahçemizde, diğeri rahmetli Sarı Ehmet Dede’nin bahçesinde gündüz çalışırken güneşten vb. korunmak, gece kalınca barınmak için yapılan iki tahta evciktir. İşte benim ruhsal sığınaklarım “Köşk” dediğimiz bu yapıların son örnekleridir. Hele o önlerindeki çimenlikler.. Beni böyle otçu yapan da oradan toplayıp yıkamadan çiğnediğimiz tekesakalları vb’dir.

Evin ardındaki köy odamızın dibinde babamın; “Telgraf Eriği” dediği, muhteşem lezzette meyveleri olan erik ağaçlarımız vardı. Onları dallarından toplayıp sulu sulu yerken altımızda salınan özdeki kurbağaların usanmaz bağrışları çocukluğumun unutulmaz seslerinden biridir.

Bir de eriklerin yanındaki köy odamız vardı.. Bilenleriniz bilir, bugün neredeyse unuttuğumuz köy odaları köyün malıydı. Oraya gelenler başta muhtar ve heyeti olmak üzere köyün ileri gelenlerince karşılanıp himaye edilirdi. Bazı köy odaları da şahıslara aittir. Bizimki de öyleydi. Babamın kerpiçten yaptığı bu iki gözlü konukevinin bir odası iki, diğeri dört ayaklı varlıklar içindi. Annem ve babam oraya gelen Cingen, cabbar, çerçici, ayyaşın (mesela; Deli Faruk Amca) ocağını yakıp çeşit çeşit yemeğini vermeden, mallarını yerlemeden sofraya oturmazlardı. Tam 25 sene, dile kolay..

Kızım Türkü doğduktan 3 ay sonra, 1996 Şubatında fırtınalı bir günün arifesinde Antalya Sigorta Hastanesi kavşağında karşıdan karşıya geçmek için bulunduğum orta kaldırımda bana bir araç çarpmış. 12 yerimde kırılmış, 7 gün komada kalmışım. Bir uykudan uyanırcasına kendime geldiğimde başucumda ailem vardı. Sonra yine içim geçti. Düşümde kendimi Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı’ndaki bilmem kaç koyun ve öküzü alıp dervişlere aş pişiren Kara Kazan’ın da olduğu Aşevi’nde gördüm. Değil o zamanlar şimdi bile insanlıkta bir payım olmadığını düşünen ben bu mucize kurtuluşu hep annem ile babamın o odada ve hanelerinde yedirip içirdiklerine borçlu olduğumu düşünürüm..

Bazı canlar yazılarımı uzun buluyor. İzin verirseniz bu çocukluk düşünü şimdilik çerez tadında, burada bırakayım. Sıkmazsam ve içimden gelirse belki yine yazarım. Şemsi YATSIMAN’ın doyumsuz dizeleri ile sılama selam ederim. Ölenlerimize rahmet, yaşayan elimize- günümüze selametle..          



MEMLEKET HASRETİ

Ölmez, sağ olursam bu yaz inşallah
Sılayı bir daha görmek istiyom
Kırşehir'e varsam ya ağşam, zabah
Topraklara yüzüm sürmek istiyom

Harmana denk gelse, düvene binsem
Şöyle dabaz olup, kaşınsa ensem
Acık bağ bellesem, acık dinlensem
Çayıra bir pala sermek istiyom.

Kaman'ı, Mucur'u, Çiçekdağı'nı
Kındam, Dinekbağı, hem Özbağ'ını
Köylü, kentli, hastasını, sağını
Görüp bir muhabbet kurmak istiyom.

Bağ bozumu üzüm haftına batsak
Bekmez kazanına hayvalar atsak
Boranıynan damla şiresi datsak
Arı soksa, çamır sürmek istiyom.

Hacı Bektaş, Ahi Evran Sultanı
Aşık Paşa, Kaya Şeyhi cananı
İmarette neslim Şeyh Süleyman'ı
Aşk ile bağrıma sarmak istiyom.

Üç arkadaş şöyle bir bahça bulsak
Çalpıdan hatlayıp, bir üzüm yolsak
Sağbısı dutsa da, bir rezil olsak
O tatlı günlere ermek istiyom.

Ahievran, çarşı içi, hökümet
Kümbetaltı, Kayabaşı, İmaret.
Akrabayı, eşi dostu ziyaret
Uğrayıp, hal-hatır sormak istiyom.

Seğirdip, dolaşsak hep tarla dapan
Keklik dutmak için kursaydık kapan
Daş döğüşü olsa, vızlasa sapan
Kafamı, gözümü yarmak istiyom.

Ne büyüktür zevki yurdu görmenin
Kaç senenin hasretine ermenin
Dört bir yanda methedilen termenin
Şifalı suyuna girmek istiyom.

Bilmem ki olur mu gine becerim ?
Çayırda oynasak zıkka, acerim
Terleyip, karakıp, bir su içerim
Dalağım kabarıp, böğrmek istiyom.

Halam sağ olsa da, sesim duysaydı
Cebime devramel, iğde koysaydı
(Şunda yi) diyerek alma soysaydı
Cevizi de dişle kırmak istiyom.

Enteremi giysem, sümüğüm aksa
Koluma silerim, yağlığım yoksa
(Başangı) dır diye mahalle bıksa
Kesekle camları kırmak istiyom.

Bir de gitsem tezem beni görseydi
İçi çokelikli dürüm dürseydi
Hele azıcık da sızgıt verseydi
O an pirzolayı yermek istiyom.

Cesurluğum dutsa, şöyle kasılsam
Yaylıların arkasına asılsam
Kımçıyı yiyince yere yassılsam
Yollarda ağlayıp durmak istiyom. 

Dayım gilden acık köğtür aldırsam
Emmim gilden armıt kak'ı buldursam
Ceblerime şak leblebi doldursam
Töhmeleyip, uşgur kırmak istiyom.

Ceviz kaval etsem, sakam da toksa
Çızgılı oynarım, eneğim çoksa
Koluma söylerken bir döğüş çıksa
Sumsuk yimek, hem de cırnak istiyom

Sögürmelik bir et çıksa satırdan
Höşmerim, çullama gitmez hatırdan
Kuşlukleyin hedik gelse tandırdan
Çölmeğin içine girmek istiyom.

Tok, çik, opban, mirre bir aşşık atsam
Sakanın dımığna kurşun akıtsam
Üç yüz enek ütüp, cebe bakıtsam
(Ne şişiyon la) dedirmek istiyom.

Bir hağbe kemeyi yüklesem sırta
Çıksam bir alamaç yapacak sırta
Beş gö suvan, üç kaynamış yımırta
Bazlama içine sarmak istiyom.

Görür m-ola bu fakirin gözleri
Delice Çay'ını, berrak özleri
Kıssıkkaya serinledir bizleri..
Neyleyım denizi, ırmak istiyom.

Bunları her daim arzular özüm
Memleket mahsülü vücuda lüzum
Tokaloğlu kaysı, dıranı üzüm
Tek, yimeyim, şöyle dermek istiyom.

Kim sorarsa yazdın bunları niye ?
Gelecek nesile kalsın hediye
Kırşehir'de doğdum, Türkmen'im dıye
Her yerde göğsümü germek istiyom.

Bir dügün olsa da bir kayın gitsek
Dokuz butlu tavuk lafını etsek
Dam pilavu, gelse yisek tüketsek
Davullu zurnalı dernek istiyom.

Ey Şemsi Yastıman, ümitli kulsun
Kısmet ise gayen yerini bulsun
Hemşeriler buna vasıta olsun
Kırşehir'e selam vermek istiyom.


Şemsi YASTIMAN

31 Temmuz 2014 Perşembe

KALEİÇİ'NİN EMEKTAR HALICISI: Mehmet SAĞGÜN




                                        27.07.2014




     Hıdırellez’den bir gün sonraydı. Dilek ve muradlarımızı gül dalına bağlayıp gecelettikten sonra er sabah deryanın bereketine bırakmışlığımız dün bir, o gün ikiydi. Antalya Olgunlaşma Enstitüsü’nden canlarının daveti üzerine Kaleiçi’ne gitmiştim. Bu yılın teması seçtikleri memleketim Elmalı’nın değerleri konusunda uzun ve keyifli sohbet ettik. İşi bitince gözü çarığına giden bütün insandaşlarım gibi bakışım bastığım yere meylettiğinde yerdeki kilim beni tuttu, sordum. Olgunlaşma’nın değerli Müdiresi İlkay Hanım kilimin Tekirdağ Yöresi’ne ait olduğunu söyledi. Diğer salonda sergilenen beşik gibi bu kilimi de Kaleiçi’nin ünlü antikacısı, Orient Basar’ın sahibi Mehmet SAĞGÜN’ün Enstitü’ye bağışladığını anlattı. Beşik denir de benim gönlüm durur mu? Yan odadaki sarılınası tahta beşiği de gördükten sonra bunu biz sevdalılarına kazandıran kişiyi mekânında ziyaret edip tanımak şart olmuştu.

Antalyalıların ve birçok yabancı misafirimizin tanıdığı, Antalya’nın en eski (?) halıcısının mağazası da çok bilindik bir noktada idi ama tanış olmak o güne nasipmiş. Medeniyetler Beşiği Anadolu’da bir tahta beşiğin izinde başlayan sohbet kendisinin çalışma yaşamından sıradışı kesitlerle başladı. O konuşurken; İyilikler takdir edilmezse ümitsizliğe kapılır, kötülükler cezasız kalırsa cesaret bulur, diyen Hz. Ali’nin sözü uyarınca karar verdim. Mesleğim ile ilgili olduğu gibi aktarmayı da ibadet saydığım insanlar ve onların anlatılarını kayıt altına alıp ortaya çıkan dersleri öğrenme zamanı gelenlere pay etmeliydim. Kendi deyimiyle; Kaleiçi ve Antalya’nın en eski “Türk El Sanatları Ticareti” erbabı ile saatler süren bu söyleşinin önemli kesitlerini çoğunlukla kendi dilinden aktaracağım. Bu deneyimlerin içinden dinleyince beni kâh güldüren, kâh şaşırtan ve hepimize esin vereceğine inandıklarımı seçtim. Dilerim beğenirsiniz..      

Mehmet SAĞGÜN 1956 Burdur - Bucak doğumlu. Bir yaşında iken ailesi ile Antalya’ya yerleşmişler. Diğer iki kardeşine göre bilinen deyimle; “ticaret kafası” olan bir çocuk olarak çalışma yaşamına 7 yaşında simit, tirmis, haşlanmış mısır satarak, yazlık sinemaların girişinde Teksas, Tommiks, Zagor gibi kitapları kiraya vererek başlamış. 10 yaşında iken daha önce Almanya’ya giden babaları anne ile birlikte onları bu kez Almanya’ya göçürmüş. Almanya günlerinden iki ilginç anısı var. Biri; bisiklete binerken feci şekilde düşüp üst dudağının iç tarafının iyice bir haşat oluşu sonrası doktora gidişi. Dikiş atarken uslu durduğu için doktorun kendisine verdiği iki mark ile –gülmekte zorlanma pahasına- komik bir Charlie CHAPLİN filmine gidişini. Diğeri belki de yaşamını belirleyen olay. O günlerde yaşadıkları küçük Alman Köyü’nde bir sabah otobüsü kaçırmamak için ocağı açık unutup çıktığı evle birlikte yandaki birkaç binanın yanmasına sebep olması. Her şerde bir hayır buluruz ya, kendisi bu olaydan sonra bir kasabaya göçmelerinin, küçük yaşlarda başlayan ticari yaşamını daha ileri boyutlara taşımasına vesile olduğuna inanır.  Orada aldığı esinlerle küçük yaşta başlayan ticari girişimleriyeni bir boyut kazanır. Almanya’dan İstanbul’a götürdüğü kotları orada, ordan kazandığı parayla da Kapalıçarşı’dan aldığı hediyelikleri Almanya’da satmaya başlar. Bazen o kadar çok para kazanır ki yolculuğu sırasında kullandığı yastığın içini boşaltıp para ile doldurduktan sonra dikerek başının altında taşır.

Gel zaman git zaman bu döngü bir yerde kesilir, Alman Lisesi’ni bitirip vatani hizmet için Türkiye’ye döner. Askerden sonra bir seyahat acentesinde çalışma düşüncesinde iken bir arkadaşının halıcı dükkânında hayatının bundan sonraki 32 yılını vereceği işi ile tanışır. Dil bilmeyen arkadaşına dil ve müşteri konusunda ettiği yardımlar karşılığı bir ay içinde 22.000 Mark, yani bugünkü parayla 22 milyar lira kazanınca kendi yerini açıp bunu meslek edinmeye karar verir. Bunun üzerine Kalekapısı’ndaki Tek Kapılı Han’da bir arkadaşı ile ortak başlayan ticaret yolculuğu zararla sonlanınca zarardan dönüp bağımsızlığını ilan eder. Radikal bir karar alarak o günlerde insanların; “Çingene Mahallesi” diye soyutladığı;
- Orda ne işin var? Orada iş yapamazsın! diye hüküm verdiği Kaleiçi’nin geleceğini kendi deyimiyle; “yurtdışında büyümenin avantajıyla o günlerden görüp” bir dükkân kiralar. Ticaret yaparken halı – kilim konusundaki yerli-yabancı kaynakları okuyarak bu konuda fark yaratacak bilgilere edinir. Halıcılık yanında pansiyonculuk da yaptığı o yıllarda sattığı ürünleri ya Döşemealtı Bölgesi’ndeki 37 köye kendisi giderek, ya toplayıcılar ve toptancılardan alarak ya da paraya sıkışan esnafların birbirine mal satması ile edinir. Bunlar;

Başta halı- kilim-cicim-zili ve sumak gibi dokumalar olmak üzere Güzel Anadolu İnsanımızın el emeği- göz nuru; heybe, çoban kepeneği, iğne ve tığ ile yapılan yazma oyaları, çeşitli başörtüleri, perde ve masa örtüleri, eski-işlemeli bakırlar, Kütahya Seramikleri ve gümüş aksesuarlar gibi çeşitlerdir. Bunları burada formüle etmek kolay ama ya yaşananlar? Meslek hayatının ilk 18 yılında çok kandırılıp dolandırılır, canı yanar. Kendi anlatımına kulak verelim; “Kayserili halıcı bana geldi, dedi ki, o acemilik yıllarımda;
- Memetciğim benden istediğin kadar mal alabilirsin, sana 6-7 ay vade yaparım. Önce gitmiş bi bankada bi hemşerisini bulmuş. Hemşerisine sormuş; “Mehmet SAĞGÜN’ün hesabında ne kadar para var?” diye. Sonra bana geldi. 7 ay vadeli mal sattı ama “Ben çek kullanıyorum. Çek olursa veririm” dedi. “Olur” dedim. Çek yazdım verdim. Meğerse kanunen çekin vadesi olmazmış. Benden çeki alıyor, 10 dak. sonra bankadan nakite çeviriyor. Bütün hesabımı boşaltmış. Adam ne kadar param olduğunu öğrenmiş, bana o kadar mal satmış.  Sonra bütün paramı almış, kullanacak bişey bırakmamış. Şikâyetçi oldum artık, ortaya çıktı hemşerisinin parayı o adama ödediği. Adamı işten attılar ama benim canım yanmış oldu.

Ondan sonra mesela o günlerde 100 mark değerindeki bi halıyı bana “Antika” diye 8.000 marka sattılar. Güzel bi hikâye anlattı. “İşte bunu dedi, daha önce çok isteyenler oldu. İstanbul’dan esnaflar geldi falan vermedik ama şimdi annemiz hastanede. Ameliyat oldu, fatura yüksek çıktı. Ameliyat parası ödicez, 8.000 Marka ihtiyacımız var. Hâlbuki İstanbul’a 15-20.000’e satabiliriz!” dedi. Takım elbiseli, beyefendi bir adamdı gelen. İnandım adama. 8.000 markını verdim, halıyı aldım. Gerçeği sonradan öğrendim ama..

Teslim olmadım. “Yenilmeyeceğim ben bunlara!” dedim. Eskiden 10 saat çalışıyorsam 12-14 saate çıkardım. Gece yarılarına kadar kitap okurdum, not alırdım halı-kilimle ilgili. O kazıklar beni daha kısa sürede olgunlaştırdı. Canımın yanmasına rağmen 18 yıl acemilik çektim. Ben başladığım zaman 2 halıcı vardı. Ben 3. halıcıydım Antalya’da. Şimdi sadece Antalya merkezde tahminen 100’ün üzerindedir.






































    Bu meslek çok zor bir meslek. 40-50 yıldır halıcılık yapıp halıcılıktan hiç anlamayanlar var. Hâlâ öğrenememiş adam. Bi de bazı insanların kapasitesi biraz dar olur. Sade belli yöreleri bilirler. Döşemealtı’nı bilir, Yağcıbedir’i bilir bunun dışına çıkamaz. Benim yabancı kitap ve yayınlar okuma, dünyanın her yerinden koleksiyonerler ve bu işi bilen insanlarla konuşma imkânım olduğu için ufkum daha da genişledi. Tecrübem arttı. Uzun yıllar Avrupa ülkelerinde, Avusturya, Almanya, Belçika, Lüksemburg, Danimarka vb.’de sergiler yaptım. 1.5-2 ton eşyayı burdan kargoyla gönderiydorum. THY ile. Ordan gümrükten çekiydorum. Onları büyük bir arabaya yüklüyordum. Sergi salonunu önceden ayarlıyordum. Gidiyor, bütün halıları duvarlara asıyordum. Burdan Türk Halk Müziği Sanatçısı götürdüğüm de oldu.  Çerezler ve içeceklerden açık büfe hazırlıyorduk. Yenilip içiliyordu. Müzik ara verdiği zaman müşteriler sergideki malları satın alıyordu. “Bana şunu ayır, ben bunu istiyorum!” falan gibi. Birçok şehri geze geze her sene 4 ila 7 hafta süren turneler yapıyorduk. İşte böyle büyüdü gitti..

18 yıl canım yandı ama ben kimsenin canını yakmadım. Sonra işlerim yavaş yavaş oturmaya başladı. Şu anda 32 yıllık müşterilerimiz var, hiçbirisi ile kırgınlığımız yoktur. Ne zaman tanıştıysak onlar hâlâ hem müşterim hem de iyi arkadaşlarım.

Çok ilginç olaylar yaşadım. Bunlardan birini özellikle anlatmak isterim; Uzunçarşı Sokak’taydım o zaman. Oğluyla beraber Avusturyalı bir bayan geldi. Bi Yağcıbedir Halısı beğendi. Halının iyi olmadığını alırkenden biliyordum ben. Malzemesi de, yünü, boyası da iyi değildi. Halıyı çok beğendi ama o anda o halının daha iyisi, kalitelisi yok.
– Onu vermek istemiyorum size, dedim. O da;
– Siz para kazanmak istemiyo musunuz? Ben beğendim, dedi.
– Çok ısrar ederseniz parasız vereyim halıyı. En azından “bana kötü bir halı sattı” dedirtmek istemiyorum, dedim. Çünkü halı kötü ama müşteri çok kaliteli. Ona kötü bir mal sattığınız zaman o müşteriyi bi daha görmezsiniz.
- Bana dedim adresinizi yazın, aynı yörenin daha kaliteli bir malı geldiği zaman ben size gönderirim, fiyatını sonra konuşuruz, dedim. Adresini bıraktı. Ben daha kaliteli, ipek gibi bi Yağcıbedir buldum, Avusturya’ya gönderdim. İşte parasını ödemek istedi. Tekrar gelip gelmeyeceğini sordum.
- Geleceğim dedi, Ekim’de. 
- Gelirken getirirsiniz” dedim. Çok etkilenmiş bundan. Dediği tarihte paramı getirdi. Sonradan öğrendim ki siyasetçiymiş. Ondan sonraki yıllarda Avusturya’nın Dış İşleri Bakanı‘nı, Halkçı Parti genel sekreterini, partiden birçok milletvekili arkadaşını getirdi. Daha sonra bana Avusturya’da kendi evinde sergi yapmayı teklif etti. Oraya sergi hazırladık, gittik. Bütün halıları numaraladım, fiyat listesi yaptım.
– O fiyat listesini bana ver. Sen misafirsin, otur! dedi. Benim mallarımı bütün ordaki bakanlara, milletvekillerine kendisi sattı. Onları sattıktan sonra yakında bi şatonun altında büyük, meşhur bi lokanta vardı. O lokantaya davet etti bütün misafirlerini, hem beni. Parayı ben kazandım, ordaki masrafı da kendisi üstlendi. 31-32 sene oluyor. O gün - bugün Türkiye hayranı. İşte o günlerden bugüne hâlâ, her yıl Eylül’ün ilk haftasında buraya gelir. Bazen iki üç arkadaşıyla ve mutlaka uzun bir liste ile gelir. Buraya gelmeden önce bütün siyasetçi arkadaşlarını arıyor, akrabalarını arıyor;
– Ben Memed’e gidiyorum. Halı – kilim ihtiyacı olan var mı?” diye. Daha sonra bir gün Avusturya parlamentosunda bir toplantıda Türkiye ile ilgili olumsuz bir şeyler konuşulmuş. Bu bayan kürsüye yumruğunu vuruyor ve diyor ki;

–Ben uzun yıllardır Türkiye’ye gidiyorum. Türklerin ne kadar misafirperver, ne kadar iyi insanlar olduklarını benden iyi hiç biriniz bilemez. Türklere laf söyletmem!”

Şimdi düşünebiliyor musunuz o müşteriye ilk satış yaptığım zaman içinde yalan dolan olsaydı, o müşteri dolandırılsaydım O’nu ve birlikte birçok insanı kazanabilir miydik? Bütün bu insanları kaybedecektik. Türkiye ile ilgili de iyi bir düşünceye sahip olmayacaklardı. Milletini seven, bilinçli olan her insanın, görevi bu. Turizmle, ticaretle uğraşan insanlar olarak buraya gelen insanları misafir olarak görmememiz, onlarda iyi izlenimler bırakmamız gerekirken maalesef “üçkâğıt turizmi” yapıyoruz. Gelenin burda –adeta- derisini yüzüp gönderiyoruz.  Bu konularda siyasetçilerimiz de, yöneticilerimiz de maalesef çok hassas ve bilinçli değiller..

Yine ülkemiz adına olumlu sonuçları olan bir anımı anlatayım. Bunlar aslında gelecek nesillere ders olabilecek nitelikte. Bir Almanya seyahatimde caddelerde dolaşıyordum. Bir halıcı dükkânının önünden geçerken vitrinden içerdeki çeşitlere baktım, bendeki çeşitlere benziyorlardı. Depomda da o çeşitten de bi hayli vardı. İçeri girdim, dedim ki;
– Ben Türkiye’de halıcılık yapıyorum. Sizdeki çeşitten satıyorum. Benimle ticaret yapmak ister misiniz?”
– Nerelisin? diye sordular.
– Türküm! dedim.
– Lütfen dışarıya çıkar mısın? dediler. Beni kovdular resmen. Benim zoruma gitti tabi. Dedim ki;
– Kapının yönünü biliyorum, tekrar göstermenize gerek yok. Gideceğim de merak etmeyin ama bişey söyleyip gitcem. Ben Almanya’da okudum. Okurken çocukluğumda yabancı düşmanı birçok okul müdürü ve öğretmenlerden çok dayak yedim. Bu durumda benim hiçbir Almana selam vermemem lazım. Ama beni döğen siz değildiniz. Sizlerin canını yakan da ben değildim, dedim. O mağazanın sahipleri iki kardeş yan yana duruyorlar.. Canınızı kim yaktıysa sorununuz onunla, benimle değil. Başka bir Türk canınızı yaktı diye bütün Türkleri aynı kefeye koyamazsınız! Üstelik ben sizi araştırdım. (Orda bazı esnaflarla konuştum. Dediler ki; “Mihel buranın en eski halıcısıdır. Çok dürüst, çok temizdir” falan demişlerdi.) Çok iyi insanlarmışsınız ama biraz daha hassas olsanız daha iyi olur, dedim. Size şöyle bir teklifte bulunayım;  bendeki numuneleri ben size göndereyim. Hiçbir güvence istemiyorum. Kapora istemiyorum. Ben size güveneceğim. Beğenirseniz -ne zaman paranız olursa- paramı o zaman gönderirsiniz. Beğenmezseniz ben numuneleri burdan, mağazadan aldırırım. Hiç size zahmet ettirmem, dedim. Öyle deyince biraz utandılar, birbirlerine baktılar.
– Numuneleri bekliyoruz, dediler. Kartlarını aldım, numuneleri gönderdim. Bir faks geldi onlardan. Uzun uzun özür dileyerek başlamışlar.
–  Biz utanç içerisindeyiz. Haklısın. Sonradan kardeşimle konuştuk. Özür dileriz. Biz numuneleri bazı müşterilerimize gösterdik. Numuneleri sattık. Bu fiyatlara bunlardan ne kadar varsa talibiz. Sonra o kardeşlerden bi tanesi Antalya’ya geldi. Benim depoya geldiler. Hiç unutmuyorum bütün, 165 parçaydı o zaman. İşte, içinde kilimler var, ipek halılar var. Seçti, ayırdı. Daha önce dolandırıldıkları için ben özellikle ne para, ne çek hiçbir şey istemedim.
– Önce ben malları size göndereceğim sonra parasını göndereceksiniz. Çünkü o duyguyu size yaşatmak istemiyorum. Bundan sonra ben size güvenicem, dedim. Ondan sonra Talya Oteli’ne de tembih etmiştim; “Bu müşterinin hesabını ben vericem” diye. Ha, bu süre içerisinde; “Bunları ben aldım” dedi, 165 parçayı. Yatla Çıralı’ya, Döşemealtı köylerine götürdüm. İlgilendim. Bana kapıyı gösterdi ya, onun intikamını alıyorum. En güzel yerleri gezdirdim. Sonra dedim ki;
– Bu 165 parça mal senin. İstanbul’a gideceğiz, orada bu malların toptancıları var. Bu mallardan da daha iyisini, daha ucuzunu orda bulursan cayabilirsin. Orda ben sana dürüst esnafları da göstereceğim. Onların kefili benim. Onlar da aynı şartlarda seninle iş yaparlar. Önce malı alırsın, aldıktan sonra parayı ödersin. Mal alabileceğin kişilerle tanıştırmak istiyorum. Anlaştık mı? dedim. İşte böyle benim bazen böyle intikam (!) almışlıklarım vardır. Çok severim. İstanbul’a gittik. Orda çok dürüst esnaflarla tanıştırdım. Sonra Atatürk Havalimanına kadar götürdüm. Orda çek çıkardı, çek yazmak istiyor, bendeki malların parasını ödemek istiyor. “Günlerdir beraberiz” diyor. Hatta şeyi kabul etmedi.
– Hayır, dedi. Ben buraya ticaret yapmak için, menfaat için geldim. Benim otel hesabımı sen ödeyemezsin” dedi. Onu da ödettirmedi. İşte Atatürk Havalimanında’da;
– Ben o malların parasını ödemek istiyorum” dedi. Dedim;
– Onları ödeme şansın yok. Ben önce malları göndereceğim, ondan sonra.
 Ya, defalarca özür diliyorum. Sen haklısın ama ben sana güveniyorum. Dedim;
– Sen yine de işini garantiye bağla. Bir daha da kimseye kapıyı gösterme! Onun için ben bunun parasını almicam. Önce malları göndericem, sonra sen ödemesini yaparsın.” Nitekim O’nu yolcu ettim. Sonra malları balya yaptık, gönderdik. Malları gönderdikten birkaç ay sonra ben Almanya’ya gittim. Adam işini-gücünü bıraktı. Elemanlarına;
– Benim bugün misafirim var. Yemeğe gidicez, falan dedi. Normalde hiçbir Alman işyerini “misafirim geldi” diye kapatmaz veya iş saatinde misafirini yemeğe götürmez. Ama tabi ben burda O’nunla ilgilendiğim için, beraber yemeğe gittik. Yemekten sonra benim paramı ödedi. Boynuma sarıldı;
- Tekrar özür diliyorum! dedi. İşte o gün – bugün o Almanlarla diyaloğumuz hâlâ çok iyi. Yıllarca gelirler, mallarını alırlar. Türkiye hayranı oldu. İkinci kardeş de daha sonra geldi. Ailelerini getirdiler, arkadaşlarını getirdiler.

Bir de esprili anılarımdan birini anlatayım. Bir gün bir Alman aile geldi dükkânın dışına, konuşuyorlar. Adam diyor ki eşine;
- Karıcım gel. Sana Türkiye’de pazarlık nasıl yapılır göstereyim? diyor. Ben duydum bunu. Geldiler, Türkçe konuşmaya başladım adamla;
– Hoşgeldiniz. Buyrun, falan dedim. Pazarlık yapacaklar. Fakat ben pazarlığı sevmem. Bir mal alırken dahi adama derim ki;
– Son fiyatını söyle. Pahalı olursa almam, uygun olursa alırım, derim. Ya da;
– Ben bu mala şu fiyatı veririm. Fazla veren olursa götür başkasına ver. Bu fiyata vermek istersen ben bu fiyata alırım, derim. O da Almanya’dan kalma. O ticari ahlak. Çünkü Almanlar bu konuda gerçekten dürüstler. Yani bu konuda örnek bir millet.

Halı gösterdim, O halıya hayran kaldı,. Şimdi pazarlık yapacağımız için ben fiyatı yüksek tuttum biraz. Oyun oynicaz ya karşılıklı. Ben yüksek söyledim, o aşağıdan başladı. Ben biraz indim derken ticareti sonlandırdık. Ben paramı aldım. Paketi yaptım. Faturayı verirken o fazla ödediği parayı da kasadan çıkardım, faturanın üzerine koyarken;

– Oyun bitti, şimdi Almanca konuşabiliriz, deyince adam şok geçirdi tabi, kıpkırmızı oldu.
– Sen çok iyi Almanca biliyorsun, dedi. Benim Almancam Türkçemden daha iyidir. Türkçeyi sonradan düzelttim, buraya gelince. Dedi;
– Madem çok iyi Almanca konuşuyorsun neden Almanca konuşmadın deminden beri?
– Beyefendi siz eşinize “pazarlık nasıl yapılır göstereyim” dediğiniz için oyununuzu bozmak istemedim, dedim. Çok da güzel pazarlık yaptınız, tebrik ediyorum. Ama yine de bu kadar fazla ödediniz. O parayı da iade ediyorum, dedim. Tabi bi taraftan bozuldu, bi taraftan sevindi, o parayı iade edince. Sonra bu müşteriler uzun yıllar müşteri olarak geldiler bana.

Ben çocukluktan beri ticaret yapıyorum. Dolayısıyla insanlara baktığım zaman canımı yakacak, yakmayacak kişileri aşağı yukarı biliriz. Buna rağmen çok canımız yandı. Ancak yabancılarla bu tür sorunlar yaşanmıyor. Bizim canımızı en çok Türkler yaktı maalesef. O da cahilliğimizden kaynaklanıyor. Avrupa’da insanlar herşeyi net konuşurlar. Bizde net değil, imalı konuşuruz. “Şark Kurnazlığı” denir ya..

Kendisi ile yaptığımız söyleşinin en çarpıcı yanlarını aktarmaya çalıştığım Mehmet SAĞGÜN 1982’den beri hakettiği değeri bulamadığına inandığı Kaleiçi’ndeki mekânında.  32 yılı Türk El Sanatları Ticareti ve halıcılık olmak üzere yaptığı işle ülke ticaretine 50 yıldır katkı sunuyor. Eğer kendisine bu konuda akademik bir unvan verilebilseydi bu yarım asırlık yolculukta Avrupa’da aldığı eğitimden sonra birçok kez yurtdışına gidip staj yapmış olduğu için bu unvan “Phil. Prof”. türünden olurdu. Kendisi memleket için bu kadar hayırlı işler yapıp bu kadar yabancı sermayeyi ekonomimize kazandırdığı ve yaptığı işle New York Times Dergisi’nde yer aldığı halde kendi memleketinde aynı duyarlılığı görmemekten dolayı kırgın. Bu anlamda bunları hiç bilmeden bu söyleşiyi gerçekleştirip sizlere aktardığım için bahtiyarım :) Ayrıca yarım asrı aşan ticari yaşamında halı – kilim vb. etnografik ürünler konusunda edindiği sayısız bilgi ve deneyimlere bugün sadece Akdeniz Üniversitesi’nden gelen öğrenciler dışında başvurulmamasına da şaşırıyor..

 “Anlat anlat bitmez..” cinsten anılarından, kendisinde iz bırakan insanlardan bu yazının içeriğine sığdırabildiklerim bunlar. Anılarının hepsi gülümseten cinsten değil elbette. Özellikle iyi niyetini kötüye kullanan, kendisine zarar veren insanların dramatik sonları ile biten anıları da hayli fazla. Bunların ayrıntısını aktarmayacağım. Dileyen ziyaret edip kendisinden dinleyebilir ama Mehmet SAĞGÜN’ün şöyle bir geri bakıp zihninde yaşadığı olayları ve onların mimarı insanları yokladığında çıkardığı bir sonuç var ki bunu aktarmadan geçemem. Bu binlerce yıldır gelip geçen uygarlıkların her seferinde yeniden keşfettikleri bilindik çekim yasası “ne ekersen onu biçersin”in özgün ifadesi ki kendisi bunu; “HERKES YÜREĞİNİN EKMEĞİNİ YER” şeklinde dillendiriyor. Dileriz emekleri zayi olmasın, su gibi akıp yatağını bulsun. Ve gönülden dilerim yüreğinin ekmeği hep tatlı ve bereketli olsun..