31 Temmuz 2014 Perşembe

KALEİÇİ'NİN EMEKTAR HALICISI: Mehmet SAĞGÜN




                                        27.07.2014




     Hıdırellez’den bir gün sonraydı. Dilek ve muradlarımızı gül dalına bağlayıp gecelettikten sonra er sabah deryanın bereketine bırakmışlığımız dün bir, o gün ikiydi. Antalya Olgunlaşma Enstitüsü’nden canlarının daveti üzerine Kaleiçi’ne gitmiştim. Bu yılın teması seçtikleri memleketim Elmalı’nın değerleri konusunda uzun ve keyifli sohbet ettik. İşi bitince gözü çarığına giden bütün insandaşlarım gibi bakışım bastığım yere meylettiğinde yerdeki kilim beni tuttu, sordum. Olgunlaşma’nın değerli Müdiresi İlkay Hanım kilimin Tekirdağ Yöresi’ne ait olduğunu söyledi. Diğer salonda sergilenen beşik gibi bu kilimi de Kaleiçi’nin ünlü antikacısı, Orient Basar’ın sahibi Mehmet SAĞGÜN’ün Enstitü’ye bağışladığını anlattı. Beşik denir de benim gönlüm durur mu? Yan odadaki sarılınası tahta beşiği de gördükten sonra bunu biz sevdalılarına kazandıran kişiyi mekânında ziyaret edip tanımak şart olmuştu.

Antalyalıların ve birçok yabancı misafirimizin tanıdığı, Antalya’nın en eski (?) halıcısının mağazası da çok bilindik bir noktada idi ama tanış olmak o güne nasipmiş. Medeniyetler Beşiği Anadolu’da bir tahta beşiğin izinde başlayan sohbet kendisinin çalışma yaşamından sıradışı kesitlerle başladı. O konuşurken; İyilikler takdir edilmezse ümitsizliğe kapılır, kötülükler cezasız kalırsa cesaret bulur, diyen Hz. Ali’nin sözü uyarınca karar verdim. Mesleğim ile ilgili olduğu gibi aktarmayı da ibadet saydığım insanlar ve onların anlatılarını kayıt altına alıp ortaya çıkan dersleri öğrenme zamanı gelenlere pay etmeliydim. Kendi deyimiyle; Kaleiçi ve Antalya’nın en eski “Türk El Sanatları Ticareti” erbabı ile saatler süren bu söyleşinin önemli kesitlerini çoğunlukla kendi dilinden aktaracağım. Bu deneyimlerin içinden dinleyince beni kâh güldüren, kâh şaşırtan ve hepimize esin vereceğine inandıklarımı seçtim. Dilerim beğenirsiniz..      

Mehmet SAĞGÜN 1956 Burdur - Bucak doğumlu. Bir yaşında iken ailesi ile Antalya’ya yerleşmişler. Diğer iki kardeşine göre bilinen deyimle; “ticaret kafası” olan bir çocuk olarak çalışma yaşamına 7 yaşında simit, tirmis, haşlanmış mısır satarak, yazlık sinemaların girişinde Teksas, Tommiks, Zagor gibi kitapları kiraya vererek başlamış. 10 yaşında iken daha önce Almanya’ya giden babaları anne ile birlikte onları bu kez Almanya’ya göçürmüş. Almanya günlerinden iki ilginç anısı var. Biri; bisiklete binerken feci şekilde düşüp üst dudağının iç tarafının iyice bir haşat oluşu sonrası doktora gidişi. Dikiş atarken uslu durduğu için doktorun kendisine verdiği iki mark ile –gülmekte zorlanma pahasına- komik bir Charlie CHAPLİN filmine gidişini. Diğeri belki de yaşamını belirleyen olay. O günlerde yaşadıkları küçük Alman Köyü’nde bir sabah otobüsü kaçırmamak için ocağı açık unutup çıktığı evle birlikte yandaki birkaç binanın yanmasına sebep olması. Her şerde bir hayır buluruz ya, kendisi bu olaydan sonra bir kasabaya göçmelerinin, küçük yaşlarda başlayan ticari yaşamını daha ileri boyutlara taşımasına vesile olduğuna inanır.  Orada aldığı esinlerle küçük yaşta başlayan ticari girişimleriyeni bir boyut kazanır. Almanya’dan İstanbul’a götürdüğü kotları orada, ordan kazandığı parayla da Kapalıçarşı’dan aldığı hediyelikleri Almanya’da satmaya başlar. Bazen o kadar çok para kazanır ki yolculuğu sırasında kullandığı yastığın içini boşaltıp para ile doldurduktan sonra dikerek başının altında taşır.

Gel zaman git zaman bu döngü bir yerde kesilir, Alman Lisesi’ni bitirip vatani hizmet için Türkiye’ye döner. Askerden sonra bir seyahat acentesinde çalışma düşüncesinde iken bir arkadaşının halıcı dükkânında hayatının bundan sonraki 32 yılını vereceği işi ile tanışır. Dil bilmeyen arkadaşına dil ve müşteri konusunda ettiği yardımlar karşılığı bir ay içinde 22.000 Mark, yani bugünkü parayla 22 milyar lira kazanınca kendi yerini açıp bunu meslek edinmeye karar verir. Bunun üzerine Kalekapısı’ndaki Tek Kapılı Han’da bir arkadaşı ile ortak başlayan ticaret yolculuğu zararla sonlanınca zarardan dönüp bağımsızlığını ilan eder. Radikal bir karar alarak o günlerde insanların; “Çingene Mahallesi” diye soyutladığı;
- Orda ne işin var? Orada iş yapamazsın! diye hüküm verdiği Kaleiçi’nin geleceğini kendi deyimiyle; “yurtdışında büyümenin avantajıyla o günlerden görüp” bir dükkân kiralar. Ticaret yaparken halı – kilim konusundaki yerli-yabancı kaynakları okuyarak bu konuda fark yaratacak bilgilere edinir. Halıcılık yanında pansiyonculuk da yaptığı o yıllarda sattığı ürünleri ya Döşemealtı Bölgesi’ndeki 37 köye kendisi giderek, ya toplayıcılar ve toptancılardan alarak ya da paraya sıkışan esnafların birbirine mal satması ile edinir. Bunlar;

Başta halı- kilim-cicim-zili ve sumak gibi dokumalar olmak üzere Güzel Anadolu İnsanımızın el emeği- göz nuru; heybe, çoban kepeneği, iğne ve tığ ile yapılan yazma oyaları, çeşitli başörtüleri, perde ve masa örtüleri, eski-işlemeli bakırlar, Kütahya Seramikleri ve gümüş aksesuarlar gibi çeşitlerdir. Bunları burada formüle etmek kolay ama ya yaşananlar? Meslek hayatının ilk 18 yılında çok kandırılıp dolandırılır, canı yanar. Kendi anlatımına kulak verelim; “Kayserili halıcı bana geldi, dedi ki, o acemilik yıllarımda;
- Memetciğim benden istediğin kadar mal alabilirsin, sana 6-7 ay vade yaparım. Önce gitmiş bi bankada bi hemşerisini bulmuş. Hemşerisine sormuş; “Mehmet SAĞGÜN’ün hesabında ne kadar para var?” diye. Sonra bana geldi. 7 ay vadeli mal sattı ama “Ben çek kullanıyorum. Çek olursa veririm” dedi. “Olur” dedim. Çek yazdım verdim. Meğerse kanunen çekin vadesi olmazmış. Benden çeki alıyor, 10 dak. sonra bankadan nakite çeviriyor. Bütün hesabımı boşaltmış. Adam ne kadar param olduğunu öğrenmiş, bana o kadar mal satmış.  Sonra bütün paramı almış, kullanacak bişey bırakmamış. Şikâyetçi oldum artık, ortaya çıktı hemşerisinin parayı o adama ödediği. Adamı işten attılar ama benim canım yanmış oldu.

Ondan sonra mesela o günlerde 100 mark değerindeki bi halıyı bana “Antika” diye 8.000 marka sattılar. Güzel bi hikâye anlattı. “İşte bunu dedi, daha önce çok isteyenler oldu. İstanbul’dan esnaflar geldi falan vermedik ama şimdi annemiz hastanede. Ameliyat oldu, fatura yüksek çıktı. Ameliyat parası ödicez, 8.000 Marka ihtiyacımız var. Hâlbuki İstanbul’a 15-20.000’e satabiliriz!” dedi. Takım elbiseli, beyefendi bir adamdı gelen. İnandım adama. 8.000 markını verdim, halıyı aldım. Gerçeği sonradan öğrendim ama..

Teslim olmadım. “Yenilmeyeceğim ben bunlara!” dedim. Eskiden 10 saat çalışıyorsam 12-14 saate çıkardım. Gece yarılarına kadar kitap okurdum, not alırdım halı-kilimle ilgili. O kazıklar beni daha kısa sürede olgunlaştırdı. Canımın yanmasına rağmen 18 yıl acemilik çektim. Ben başladığım zaman 2 halıcı vardı. Ben 3. halıcıydım Antalya’da. Şimdi sadece Antalya merkezde tahminen 100’ün üzerindedir.






































    Bu meslek çok zor bir meslek. 40-50 yıldır halıcılık yapıp halıcılıktan hiç anlamayanlar var. Hâlâ öğrenememiş adam. Bi de bazı insanların kapasitesi biraz dar olur. Sade belli yöreleri bilirler. Döşemealtı’nı bilir, Yağcıbedir’i bilir bunun dışına çıkamaz. Benim yabancı kitap ve yayınlar okuma, dünyanın her yerinden koleksiyonerler ve bu işi bilen insanlarla konuşma imkânım olduğu için ufkum daha da genişledi. Tecrübem arttı. Uzun yıllar Avrupa ülkelerinde, Avusturya, Almanya, Belçika, Lüksemburg, Danimarka vb.’de sergiler yaptım. 1.5-2 ton eşyayı burdan kargoyla gönderiydorum. THY ile. Ordan gümrükten çekiydorum. Onları büyük bir arabaya yüklüyordum. Sergi salonunu önceden ayarlıyordum. Gidiyor, bütün halıları duvarlara asıyordum. Burdan Türk Halk Müziği Sanatçısı götürdüğüm de oldu.  Çerezler ve içeceklerden açık büfe hazırlıyorduk. Yenilip içiliyordu. Müzik ara verdiği zaman müşteriler sergideki malları satın alıyordu. “Bana şunu ayır, ben bunu istiyorum!” falan gibi. Birçok şehri geze geze her sene 4 ila 7 hafta süren turneler yapıyorduk. İşte böyle büyüdü gitti..

18 yıl canım yandı ama ben kimsenin canını yakmadım. Sonra işlerim yavaş yavaş oturmaya başladı. Şu anda 32 yıllık müşterilerimiz var, hiçbirisi ile kırgınlığımız yoktur. Ne zaman tanıştıysak onlar hâlâ hem müşterim hem de iyi arkadaşlarım.

Çok ilginç olaylar yaşadım. Bunlardan birini özellikle anlatmak isterim; Uzunçarşı Sokak’taydım o zaman. Oğluyla beraber Avusturyalı bir bayan geldi. Bi Yağcıbedir Halısı beğendi. Halının iyi olmadığını alırkenden biliyordum ben. Malzemesi de, yünü, boyası da iyi değildi. Halıyı çok beğendi ama o anda o halının daha iyisi, kalitelisi yok.
– Onu vermek istemiyorum size, dedim. O da;
– Siz para kazanmak istemiyo musunuz? Ben beğendim, dedi.
– Çok ısrar ederseniz parasız vereyim halıyı. En azından “bana kötü bir halı sattı” dedirtmek istemiyorum, dedim. Çünkü halı kötü ama müşteri çok kaliteli. Ona kötü bir mal sattığınız zaman o müşteriyi bi daha görmezsiniz.
- Bana dedim adresinizi yazın, aynı yörenin daha kaliteli bir malı geldiği zaman ben size gönderirim, fiyatını sonra konuşuruz, dedim. Adresini bıraktı. Ben daha kaliteli, ipek gibi bi Yağcıbedir buldum, Avusturya’ya gönderdim. İşte parasını ödemek istedi. Tekrar gelip gelmeyeceğini sordum.
- Geleceğim dedi, Ekim’de. 
- Gelirken getirirsiniz” dedim. Çok etkilenmiş bundan. Dediği tarihte paramı getirdi. Sonradan öğrendim ki siyasetçiymiş. Ondan sonraki yıllarda Avusturya’nın Dış İşleri Bakanı‘nı, Halkçı Parti genel sekreterini, partiden birçok milletvekili arkadaşını getirdi. Daha sonra bana Avusturya’da kendi evinde sergi yapmayı teklif etti. Oraya sergi hazırladık, gittik. Bütün halıları numaraladım, fiyat listesi yaptım.
– O fiyat listesini bana ver. Sen misafirsin, otur! dedi. Benim mallarımı bütün ordaki bakanlara, milletvekillerine kendisi sattı. Onları sattıktan sonra yakında bi şatonun altında büyük, meşhur bi lokanta vardı. O lokantaya davet etti bütün misafirlerini, hem beni. Parayı ben kazandım, ordaki masrafı da kendisi üstlendi. 31-32 sene oluyor. O gün - bugün Türkiye hayranı. İşte o günlerden bugüne hâlâ, her yıl Eylül’ün ilk haftasında buraya gelir. Bazen iki üç arkadaşıyla ve mutlaka uzun bir liste ile gelir. Buraya gelmeden önce bütün siyasetçi arkadaşlarını arıyor, akrabalarını arıyor;
– Ben Memed’e gidiyorum. Halı – kilim ihtiyacı olan var mı?” diye. Daha sonra bir gün Avusturya parlamentosunda bir toplantıda Türkiye ile ilgili olumsuz bir şeyler konuşulmuş. Bu bayan kürsüye yumruğunu vuruyor ve diyor ki;

–Ben uzun yıllardır Türkiye’ye gidiyorum. Türklerin ne kadar misafirperver, ne kadar iyi insanlar olduklarını benden iyi hiç biriniz bilemez. Türklere laf söyletmem!”

Şimdi düşünebiliyor musunuz o müşteriye ilk satış yaptığım zaman içinde yalan dolan olsaydı, o müşteri dolandırılsaydım O’nu ve birlikte birçok insanı kazanabilir miydik? Bütün bu insanları kaybedecektik. Türkiye ile ilgili de iyi bir düşünceye sahip olmayacaklardı. Milletini seven, bilinçli olan her insanın, görevi bu. Turizmle, ticaretle uğraşan insanlar olarak buraya gelen insanları misafir olarak görmememiz, onlarda iyi izlenimler bırakmamız gerekirken maalesef “üçkâğıt turizmi” yapıyoruz. Gelenin burda –adeta- derisini yüzüp gönderiyoruz.  Bu konularda siyasetçilerimiz de, yöneticilerimiz de maalesef çok hassas ve bilinçli değiller..

Yine ülkemiz adına olumlu sonuçları olan bir anımı anlatayım. Bunlar aslında gelecek nesillere ders olabilecek nitelikte. Bir Almanya seyahatimde caddelerde dolaşıyordum. Bir halıcı dükkânının önünden geçerken vitrinden içerdeki çeşitlere baktım, bendeki çeşitlere benziyorlardı. Depomda da o çeşitten de bi hayli vardı. İçeri girdim, dedim ki;
– Ben Türkiye’de halıcılık yapıyorum. Sizdeki çeşitten satıyorum. Benimle ticaret yapmak ister misiniz?”
– Nerelisin? diye sordular.
– Türküm! dedim.
– Lütfen dışarıya çıkar mısın? dediler. Beni kovdular resmen. Benim zoruma gitti tabi. Dedim ki;
– Kapının yönünü biliyorum, tekrar göstermenize gerek yok. Gideceğim de merak etmeyin ama bişey söyleyip gitcem. Ben Almanya’da okudum. Okurken çocukluğumda yabancı düşmanı birçok okul müdürü ve öğretmenlerden çok dayak yedim. Bu durumda benim hiçbir Almana selam vermemem lazım. Ama beni döğen siz değildiniz. Sizlerin canını yakan da ben değildim, dedim. O mağazanın sahipleri iki kardeş yan yana duruyorlar.. Canınızı kim yaktıysa sorununuz onunla, benimle değil. Başka bir Türk canınızı yaktı diye bütün Türkleri aynı kefeye koyamazsınız! Üstelik ben sizi araştırdım. (Orda bazı esnaflarla konuştum. Dediler ki; “Mihel buranın en eski halıcısıdır. Çok dürüst, çok temizdir” falan demişlerdi.) Çok iyi insanlarmışsınız ama biraz daha hassas olsanız daha iyi olur, dedim. Size şöyle bir teklifte bulunayım;  bendeki numuneleri ben size göndereyim. Hiçbir güvence istemiyorum. Kapora istemiyorum. Ben size güveneceğim. Beğenirseniz -ne zaman paranız olursa- paramı o zaman gönderirsiniz. Beğenmezseniz ben numuneleri burdan, mağazadan aldırırım. Hiç size zahmet ettirmem, dedim. Öyle deyince biraz utandılar, birbirlerine baktılar.
– Numuneleri bekliyoruz, dediler. Kartlarını aldım, numuneleri gönderdim. Bir faks geldi onlardan. Uzun uzun özür dileyerek başlamışlar.
–  Biz utanç içerisindeyiz. Haklısın. Sonradan kardeşimle konuştuk. Özür dileriz. Biz numuneleri bazı müşterilerimize gösterdik. Numuneleri sattık. Bu fiyatlara bunlardan ne kadar varsa talibiz. Sonra o kardeşlerden bi tanesi Antalya’ya geldi. Benim depoya geldiler. Hiç unutmuyorum bütün, 165 parçaydı o zaman. İşte, içinde kilimler var, ipek halılar var. Seçti, ayırdı. Daha önce dolandırıldıkları için ben özellikle ne para, ne çek hiçbir şey istemedim.
– Önce ben malları size göndereceğim sonra parasını göndereceksiniz. Çünkü o duyguyu size yaşatmak istemiyorum. Bundan sonra ben size güvenicem, dedim. Ondan sonra Talya Oteli’ne de tembih etmiştim; “Bu müşterinin hesabını ben vericem” diye. Ha, bu süre içerisinde; “Bunları ben aldım” dedi, 165 parçayı. Yatla Çıralı’ya, Döşemealtı köylerine götürdüm. İlgilendim. Bana kapıyı gösterdi ya, onun intikamını alıyorum. En güzel yerleri gezdirdim. Sonra dedim ki;
– Bu 165 parça mal senin. İstanbul’a gideceğiz, orada bu malların toptancıları var. Bu mallardan da daha iyisini, daha ucuzunu orda bulursan cayabilirsin. Orda ben sana dürüst esnafları da göstereceğim. Onların kefili benim. Onlar da aynı şartlarda seninle iş yaparlar. Önce malı alırsın, aldıktan sonra parayı ödersin. Mal alabileceğin kişilerle tanıştırmak istiyorum. Anlaştık mı? dedim. İşte böyle benim bazen böyle intikam (!) almışlıklarım vardır. Çok severim. İstanbul’a gittik. Orda çok dürüst esnaflarla tanıştırdım. Sonra Atatürk Havalimanına kadar götürdüm. Orda çek çıkardı, çek yazmak istiyor, bendeki malların parasını ödemek istiyor. “Günlerdir beraberiz” diyor. Hatta şeyi kabul etmedi.
– Hayır, dedi. Ben buraya ticaret yapmak için, menfaat için geldim. Benim otel hesabımı sen ödeyemezsin” dedi. Onu da ödettirmedi. İşte Atatürk Havalimanında’da;
– Ben o malların parasını ödemek istiyorum” dedi. Dedim;
– Onları ödeme şansın yok. Ben önce malları göndereceğim, ondan sonra.
 Ya, defalarca özür diliyorum. Sen haklısın ama ben sana güveniyorum. Dedim;
– Sen yine de işini garantiye bağla. Bir daha da kimseye kapıyı gösterme! Onun için ben bunun parasını almicam. Önce malları göndericem, sonra sen ödemesini yaparsın.” Nitekim O’nu yolcu ettim. Sonra malları balya yaptık, gönderdik. Malları gönderdikten birkaç ay sonra ben Almanya’ya gittim. Adam işini-gücünü bıraktı. Elemanlarına;
– Benim bugün misafirim var. Yemeğe gidicez, falan dedi. Normalde hiçbir Alman işyerini “misafirim geldi” diye kapatmaz veya iş saatinde misafirini yemeğe götürmez. Ama tabi ben burda O’nunla ilgilendiğim için, beraber yemeğe gittik. Yemekten sonra benim paramı ödedi. Boynuma sarıldı;
- Tekrar özür diliyorum! dedi. İşte o gün – bugün o Almanlarla diyaloğumuz hâlâ çok iyi. Yıllarca gelirler, mallarını alırlar. Türkiye hayranı oldu. İkinci kardeş de daha sonra geldi. Ailelerini getirdiler, arkadaşlarını getirdiler.

Bir de esprili anılarımdan birini anlatayım. Bir gün bir Alman aile geldi dükkânın dışına, konuşuyorlar. Adam diyor ki eşine;
- Karıcım gel. Sana Türkiye’de pazarlık nasıl yapılır göstereyim? diyor. Ben duydum bunu. Geldiler, Türkçe konuşmaya başladım adamla;
– Hoşgeldiniz. Buyrun, falan dedim. Pazarlık yapacaklar. Fakat ben pazarlığı sevmem. Bir mal alırken dahi adama derim ki;
– Son fiyatını söyle. Pahalı olursa almam, uygun olursa alırım, derim. Ya da;
– Ben bu mala şu fiyatı veririm. Fazla veren olursa götür başkasına ver. Bu fiyata vermek istersen ben bu fiyata alırım, derim. O da Almanya’dan kalma. O ticari ahlak. Çünkü Almanlar bu konuda gerçekten dürüstler. Yani bu konuda örnek bir millet.

Halı gösterdim, O halıya hayran kaldı,. Şimdi pazarlık yapacağımız için ben fiyatı yüksek tuttum biraz. Oyun oynicaz ya karşılıklı. Ben yüksek söyledim, o aşağıdan başladı. Ben biraz indim derken ticareti sonlandırdık. Ben paramı aldım. Paketi yaptım. Faturayı verirken o fazla ödediği parayı da kasadan çıkardım, faturanın üzerine koyarken;

– Oyun bitti, şimdi Almanca konuşabiliriz, deyince adam şok geçirdi tabi, kıpkırmızı oldu.
– Sen çok iyi Almanca biliyorsun, dedi. Benim Almancam Türkçemden daha iyidir. Türkçeyi sonradan düzelttim, buraya gelince. Dedi;
– Madem çok iyi Almanca konuşuyorsun neden Almanca konuşmadın deminden beri?
– Beyefendi siz eşinize “pazarlık nasıl yapılır göstereyim” dediğiniz için oyununuzu bozmak istemedim, dedim. Çok da güzel pazarlık yaptınız, tebrik ediyorum. Ama yine de bu kadar fazla ödediniz. O parayı da iade ediyorum, dedim. Tabi bi taraftan bozuldu, bi taraftan sevindi, o parayı iade edince. Sonra bu müşteriler uzun yıllar müşteri olarak geldiler bana.

Ben çocukluktan beri ticaret yapıyorum. Dolayısıyla insanlara baktığım zaman canımı yakacak, yakmayacak kişileri aşağı yukarı biliriz. Buna rağmen çok canımız yandı. Ancak yabancılarla bu tür sorunlar yaşanmıyor. Bizim canımızı en çok Türkler yaktı maalesef. O da cahilliğimizden kaynaklanıyor. Avrupa’da insanlar herşeyi net konuşurlar. Bizde net değil, imalı konuşuruz. “Şark Kurnazlığı” denir ya..

Kendisi ile yaptığımız söyleşinin en çarpıcı yanlarını aktarmaya çalıştığım Mehmet SAĞGÜN 1982’den beri hakettiği değeri bulamadığına inandığı Kaleiçi’ndeki mekânında.  32 yılı Türk El Sanatları Ticareti ve halıcılık olmak üzere yaptığı işle ülke ticaretine 50 yıldır katkı sunuyor. Eğer kendisine bu konuda akademik bir unvan verilebilseydi bu yarım asırlık yolculukta Avrupa’da aldığı eğitimden sonra birçok kez yurtdışına gidip staj yapmış olduğu için bu unvan “Phil. Prof”. türünden olurdu. Kendisi memleket için bu kadar hayırlı işler yapıp bu kadar yabancı sermayeyi ekonomimize kazandırdığı ve yaptığı işle New York Times Dergisi’nde yer aldığı halde kendi memleketinde aynı duyarlılığı görmemekten dolayı kırgın. Bu anlamda bunları hiç bilmeden bu söyleşiyi gerçekleştirip sizlere aktardığım için bahtiyarım :) Ayrıca yarım asrı aşan ticari yaşamında halı – kilim vb. etnografik ürünler konusunda edindiği sayısız bilgi ve deneyimlere bugün sadece Akdeniz Üniversitesi’nden gelen öğrenciler dışında başvurulmamasına da şaşırıyor..

 “Anlat anlat bitmez..” cinsten anılarından, kendisinde iz bırakan insanlardan bu yazının içeriğine sığdırabildiklerim bunlar. Anılarının hepsi gülümseten cinsten değil elbette. Özellikle iyi niyetini kötüye kullanan, kendisine zarar veren insanların dramatik sonları ile biten anıları da hayli fazla. Bunların ayrıntısını aktarmayacağım. Dileyen ziyaret edip kendisinden dinleyebilir ama Mehmet SAĞGÜN’ün şöyle bir geri bakıp zihninde yaşadığı olayları ve onların mimarı insanları yokladığında çıkardığı bir sonuç var ki bunu aktarmadan geçemem. Bu binlerce yıldır gelip geçen uygarlıkların her seferinde yeniden keşfettikleri bilindik çekim yasası “ne ekersen onu biçersin”in özgün ifadesi ki kendisi bunu; “HERKES YÜREĞİNİN EKMEĞİNİ YER” şeklinde dillendiriyor. Dileriz emekleri zayi olmasın, su gibi akıp yatağını bulsun. Ve gönülden dilerim yüreğinin ekmeği hep tatlı ve bereketli olsun..




8 Ekim 2013 Salı

BURASI DA ANTALYA



BURASI DA ANTALYA

İlk Yayın Tarihi: 28.02.2010
 

1-5 Şubat 2010 tarihleri arasında Kaş’ın Belenli ve Kumluca’nın Dereköy’ünde halk kültürü araştırması yaptım. Kaş’ın Belenli Köyü idari olarak Kaş’a bağlı ama coğrafi olarak Gömbe’nin çok yakınında. 2009 yılı Eylülünde Barak kilimleri ile ünlü Yeşilbarak Köyü’nde araştırma yaparken Belenli Köyü’nde bir çarık ustası olduğunu duymuş ve ve 2010 yılı araştırma programıma almıştım. Çarık ustası Kemal Kabaklı yazları Belenli Köyü’nde, kışın çocuklarının seracılık yaptığı Kınık’ın Ova Beldesi’nde kalıyormuş. Kendisi ve oğlu Salih ile Kınık’a bağlı Yeşilköy’de bir ayakkabıcı gencin dükkânında buluştuk.
     
Kendisi 7 yaşında çobanlık yaparken geçirdiği çocuk felcinden sonra bacaklarının canını yitirmiş. Bu nedenle okuyamayınca babası onu Gömbe’de bir ayakkabıcıya çırak olarak vermiş. Orada ustasından ayakkabıcılık yapım ve onarım tekniklerini öğrenmenin yanısıra kendine özgü bir yöntemle çarık yapmaya başlamış. O zamanlar halk o kadar yoksulmuş ki bırakın ayakkabı almayı, çarık bile lüksmüş. İşte Kemal Amca’nın tabaklanmış gönden yaptığı çarıklar insanların lastik pabuçlar içinde hamlayan ayaklara nefes aldırmış. 25 yıl gerek kendi köyünde gerek seyyar olarak köyleri gezerek olağanüstü bir gayretle yaptığı çarıklar Fethiye’den Serik’e kadar bütün köylerde ünlenmiş, insanlar hayır dua ile giymişler. Kemal Amca’nın öyküsü azmin ve aşkın hiçbir engel taşımadığına en güzel örneklerden biri. Kemal Amca’nın örnek yaşam öyküsünü ve sanatını daha uzun yazmak üzere şimdilik oradan Kumluca Dereköy’e doğru yollanalım.
         
    
 Dereköy Kumluca’ya 70 km. uzaklıkta ama ilçenin 2000’li rakımlardaki Beydağlarına uzandığı zirvelerde çetin bir köy. Köye Likya Tipi Mezar Anıtları lahitlere benzerliği ile tanınan doğal karakovanlar, Serenler için gidiyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığımızca 8-10 Mart 2010 tarihleri arasında Side’de yapılacak olan “4. Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyumu”nda sunacağım bildiri konum Antalya’nın dünyada başka örneği olmayan bu muhteşem yapıları.
     
Kışın en soğuk günlerini yaşadığımız o günlerde köye ulaşım en büyük sorundu. Kumluca Kaymakamı Sayın Salih Işık’a giderek araç konusunda yardım istedim. Kendisi sağolsun Belediye’den bir arazi aracı verilmesini sağladı ve köy muhtarı Kadir Korkmaz’ın “Yolda buz ve heyelan var gelemezsiniz!” uyarılarına aldırmadan iki belediye görevlisi ile öğlen 12’de yola çıktık. Biri aracımızı kullanan Bircan Bey, öteki av merakından dolayı bölgeyi karış karış gezmiş Mehmet Bey. Kumluca’nın soğuk ama güneşli havasından derece derece uzaklaşırken geçtiğimiz yerleri keyifli manilerle tanıttılar bana;

-Öznur Hanım, burası Gargadın.

“Garaşar, Gargadın, Güzle, Yürü Durgadın düzle.” ya da;
“Garaşar, Gargadın, Yörü Durgadın” diye tekerlemesi de vardır.
     
Havanın ne kadar soğuduğunu Söğütcuması’na vardığımızda verdiğimiz molada anladık. Bir çay içmek için bakındığımız köy meydanında vitrininde ilkin lastik sapanlar göze çarpan, köyde gereken birçok şeyin satıldığı bakkallar dışında yaşam belirtisi yoktu. Çocukluğumda Rıza Amca’nın dükkânında sıralı cam kavanozlarda sakladığı, değerli birer taş gibi parlayan ve çocukların gözlerini kamaştıran akide şekerleri ile özdeşleşen doyumsuz bakkal keyfini yıllar sonra burada yaşadım. Hatta bakkallardan biri canlı bir etnografya galerisi gibiydi. Duvarlarındaki raflara eski löküsler, bakır kaplar, siniler, eski kilimler sıralanmıştı. Bu sırada bakkaldan lastik pabuç vb. alan bir minibüsün yolcularını gerimizde bırakarak köye doğru sürdük.
     
Yol solda bıçakları ile ünlü Kuzca Köyü’nü işaret eden levhayı geçince bitti. Yoğun kar yağmış olduğu belli yolda hiçbir iz yoktu. Bircan Bey yolun burdan sonrasına devam edemeyeceklerini söyledi, telefonla alternatif yollar soruldu, tam o yola gidecekken karşımızdan az önce Söğütcuması’nda gördüğümüz minibüs geldi. Onlara nereye gittiklerini sorduk; “Dere’ye” dediler. “Yol zorlu” dedik, “biz gideriz” dediler. Tam aradığım fırsat, bu coğrafyayı en iyi buralarda doğup yaşamış yöre insanı bilir elbette. Değilse de elle gelen düğün bayram. Belediyecilere teşekkür edip minibüse atladığımda binlerce yılın tanışıklığı ile karşılandım, karşıladım. Minibüsün içi çantalar, çuvallarla patates, portakal, somun ekmeği, gübre, yem ve lastik pabuç, çizme doluydu.
          
Demin geri döndüğümüz yeri epey geçtikten sonra yol inişe geçince kaptan Mustafa Bey durdu. Yol daha önce yağmış karın buza çekmesi nedeniyle kızak gibiydi. Köylüler; “Biz inelim de sen şu kaygan yeri geç” deyip indiklerinde düşündü, düşündü. Yol geçit vermiyordu, Antalya’da yaşadığı ve haftanın belli günleri köye insan taşıdığı için nispeten sıcak olan Antalya havasından sonra böyle bir sürprizle karşılaşacağını kestirememişti besbelli. Tek çare 2 km. uzaklıktaki köydeki evinden zincir getirmekti. Az önce alınan plastik çizmelerden birini giyen bir köylü kaptanın evine yollandı. Bu arada dışarı çıkan bizler buz üzerinde zorlukla yürüyor, insanın içine işleyen soğuktan titriyorduk.


     

     
Ben yürürken yere tutunmak üzere ayakkabılarımla donmuş karla kaplı yerleri kırarken arkada parketmiş Murat arabadaki anne ile kızın gülümseyen gözleri ile karşılaştım. Onlara doğru gidince tanışıp sohbet ettik, bana kuruyemiş ikram ettiklerinde şimdi canımın patates kızartması ve sıcak bir çay istediğini söyledim. Minibüse zincir takılıp yola çıkacak duruma gelince bu genç aile ağırlık yapmam için arabada kalmamı rica ettiler. Kaptan da bu arada yolcuları dağıtmak üzere başka bir köye gidip geleceğini, gelene kadar bana birşeyler ikram etmelerini söyledi. Bu iki genç Kuzca’daki birinin annesi babası, diğerinin kaynana ve kayınbabasının yaşadığı eve vardığımızda seferber olup bana kuzinenin üstünde kaynayan su ile sıcak çay, küçük tüpün üstünde yaptıkları patates kızartması, süt, kurufasülye, yufka ekmeği ve şimdi unuttuğum binbir nimet ile bir sofra kurdular ki bunun soğukta o kadar süre mahsur kalmış bir insan için değerini ancak yaşayan bilir.
     
Bu sırada külkedisi masalındaki gibi süre doldu ve minibüs beni almaya geldi. Vedalaşıp ayrıldıktan 1 saat sonra köye vardığımızda saat 6 idi ve hava yeni kararıyordu. Minibüs son yolcuları bırakmak üzere köyün dışındaki köprüyü geçip dönmek üzere manevra yaptığında bu kez kara saplandı. Tam bir saat de bunun için mahsur kaldık. Yanımızda akan ve köye adını derenin sesi fırtına uğultusuna karışınca insan soğuğu daha fazla hissediyor. Köylülerin hayhuyuna ve bunca aksiliğe rağmen sükunetini bozmayan, sinirlerini ameliyatla aldırdığını düşündüğüm kaptan Mustafa Bey, babası ölünce kardeşlerinin yıktığı eski bir seren sahibi Ali Rıza amca ile bu son maceradan da kurtulup 7 saatte muhtarın evine geldiğimizde donmak üzereydik. Muhtarın eşi Hatice’nin güzel ellerinden çıkmış tarhana çorbası bize can kattı. Bütün gece köyden ve serenlerden konuştuk. Ertesi gün er sabah kapısını çaldığımız başka bir seren sahibi sahibine;

“ – Buralar ne kadar soğuk, Allah yardımcınız olsun” dediğimde söylediği görülecek şeydi;
“ – Gızım şimdi bir Gonyalı bene; “nerelisin?” deye sorsa biz Antalyalıyız demek meciburiyetindeyiz ama biz aslında Erzurumluyuz.”
        
Kışın dış dünya ile iletişimi bu kadar zor bir yer olduğunu yaşamasam bilemezdim. Köyde okul olmadığı için daha minicikken evlerinden koparılıp Kumluca’daki yatılı okula gitmek zorunda kalan Hasan ve seneye gidecek olan küçük kardeşi Rümeysa için üzülerek bu uzak köyden ayrılırken yaşlılara romatizmaları için başka kaynak kişilerden derlediğim doğal romatizma reçeteleri yazdım. “Yazın köye tekrar geldiğimde hastalarımı da yoklarım” diye şakalaşarak ayrıldığımızda Dereköy artık benim de köyüm olmuştu.
     
Serenlere gelince kar ve dondurucu soğuklardan onlara gidemedim, Kumluca Belediye’sinin arşivinde bulunan fotoğrafları ile yetinmek zorunda kaldım ama bu kadar yakınlarına gitmek bile yetti bana. Şimdi iş onları 8-10 Mart’ta başta meslektaşlarım ve mümkün olsa Sayın Valimiz başta olmak üzere yetkililere anlatmak ve yaşatılması için çareler aramakta..
    

2 Eylül 2013 Pazartesi

GELENEKLERİ VE GÜNDELİK YAŞAMLARIYLA ANTALYA TAHTACILARI




                                                                                    


Tahtacılar Âdem'in beşiğinden Kâbe'nin eşiğine kadar bütün yaşamımızı donatan ağacı kesen, işleyen, dönüştüren, kucaklayan insan topluluğunun adıdır. Ormanların onbinlerce yıllık ıslığını çoklayan, serin ardıç ve sedir ağaçlarının altında doğan çocuklarını güneşin tertemiz ışıklarıyla paklayan, kavruk yüzlerinde ve derin çizgilerinde ağaçların sırrını sonsuza dek saklayan, orman yangınlarında yürekleri ateşler içinde pır pır çırpınan, onları rızıkları için devlet eliyle kesmek zorunda oldukları zamanlarda gözyaşlarıyla helalleşen doğaya sevdalı insanlardır. Nasıl demirciye demirci, kalaycıya kalaycı denirse ormandan ağaç kesip biçen insanlara da “Tahtacı” denmiştir.

İnanç ve yaşayışları Şamanizm kaynağından yeşeren, Aleviliğin ve İslamiyet'in bazı insancıl unsurlarını da özüne katıp içselleştirerek kendi rengine boyayan Tahtacılar evrende Yaradan’dan ve doğadan gayrı bir güce pek de itibar etmemişlerdir.

Tahtacıların etnik kökenine ve uzak geçmişe ait kesin bilgiler bulunmamakla birlikte MS. 460'lı yıllarda yaşadıkları Asya topraklarından Oğuz'ları izleyerek Kafkasya’daki Gökçegöl ve Kazakistan'a, bir diğerine göre de Horasan ve Anadolu'ya geldikleri sanılmaktadır. Çoğunlukla ormanlarda yaşadıkları ve kerestecilik işiyle uğraştıkları için 13. yy.da  "Ağaçeri" 16. yy'dan sonra Osmanlı tapu tahrir defterlerinde "Cemaat-ı Tahtacıyan" ve daha sonra da "Tahtacılar" olarak anıldıkları görülmektedir. Ağaç, orman ve doğa kültü ile Orta Asya’dan getirdikleri inançların etkileri geleneklerinde hâlâ yaşamaktadır.

Cumhuriyete kadar göçebe, daha sonra yarı göçebe bir yaşamı sürdükten sonra yerleşik hayata geçmişler, tüm bu dönemler boyunca geleneklerini, kültürlerini ve dillerini korumuşlardır.

DOĞA VE AĞAÇ

Selçuklu ve Osmanlı'nın birçok kırım ve saldırısına uğramışlardır. Binlerce yıldır gerek egemen otorite, gerekse karşıt düşüncedeki insanlar tarafından sayısız haksızlık ve kıyımlara uğramalarına rağmen hiçbir zaman aynı yöntemlerle yanıt vermemeleri Onların yetiştikleri sevgi kültürü ve engin hoşgörülerinden kaynaklanmaktadır. Özellikle Osmanlı'da Yavuz Sultan Selim zamanında yaşanan kıyımlardan sonra doğaya daha bir sarılmışlar. Çocuklarının hıllangacı (salıncak) ağaçlarda sallanırken onlar rızıkları için helalleşip kestikleri ağaçları senit ve oklava ile ekmeğe dönüştürmüş, çorbalarını onun kaşıklarıyla, hayatın kaynağından akan serin suları mis kokulu çam ağaçlarından yaptıkları "çotura"larla yudumlamışlar. Yorgun bedenlerini pamuk bulamayıp har (defne) yapraklarıyla doldurdukları minderlerini her dertlerini çeken, enerji veren tahta divanlara serip dinlendirmişler.

-      Kızlarının çeyizini koyacakları işlemeli sandıkları,
-      Toprağın şifrelerini çözen yaba ve dirgenleri,
-      Atlarının peşinde dünyayı kıskandırırcasına dönen düvenleri, at arabalarını,
-      Katır ve eşeklerine kuşandırdıkları semerleri,
-      Harman yerinden “kehribar başaklı sap çeken” kağnıları,
-      Bebelerini ninnileri kadar sarmalayan beşikleri,
-      Hakk’a yürüyenler canlarını taşıdıkları “sal ağaçları”nı (tabut) ondan yapmış,
-      Dikenli ardıçtan oydukları sazları çalıp, “ceylanlarla samah tutmuşlar”...

 “Dağa çıksam ayısı var, kurdu var, düze insem sıtması var, derdi var!” deseler de kendileri için düzdeki tehlikenin daha ölümcül olduğuna karar verip, yıllarca dağdaki yırtıcıların dilinden anlamayı yeğlemişler, hem de ne zorluklarla...

Yaşadıklarının en güzel anlatımını 1979 yılında Süha Arın’ın yönettiği Altın Portakal Ödüllü “Tahtacı Fatma” belgeselinde buluruz. Antalya Tahtacılarını ele alan belgesel bu orman emekçisi insanların ne ekonomik, ne sosyal hiçbir güvence olmadan nasıl çalıştıklarını anlatır. Belgeselde yaşam şartlarının güçlüğünden dolayı kendilerini "ne ölü, ne sağ" olarak tanımlayan Tahtacılar; "Var mı pulun, cümlealem kulun. Yok mu pulun, cehennemdir yolun!" sözünün adeta kendileri için söylendiğini ifade ederler...

Bugün sıklıkla yaşadığımız orman yangınlarında canları pahasına ateşe atıldıklarını görürsünüz. Ormanın ne anlama geldiğini hiç kimse bir sedir ağacının dibinde dünyaya gelen Tahtacılar kadar bilemez.

Böylece 1920'lere gelindiğinde, ülkemizdeki orman varlığının giderek azalması,  makineleşmenin onların varlığını boşa çıkarması ve daha da önemlisi devletin zorlamalarına daha fazla direnememeleri nedeniyle o bilindik türküyü mırıldanarak birer ikişer ormanları terk ederler.

"Şu bizim yaylalar ne güzel yayla,
 Bir dem süremedim, giderim böyle,
 Ala gözlü pirim, sen himmet eyle,
 Ben de bu yayladan Şah'a giderim!.."

ANTALYA TAHTACILARI


   Ormanda ağaç kabuğu yonan Tahtacı Genci

Günümüzde Tahtacılar her ilde birkaç aile dışında çoğunlukla yerleşik hayata geçmişlerdir. Yaygın olarak Adana, Mersin, Antalya, Aydın, Balıkesir, Isparta, Muğla, Denizli, İzmir, Gaziantep illerinde yerleşmişlerdir.

Tahtacılar Antalya’da kırk kadar mahalle, köy ve yerleşim alanında yaşamlarını sürdürmektedirler. Gelenekleri ve yaşayışları itibarıyla diğer Alevi guruplara göre daha kapalı bir topluluk oldukları bilinmektedir. Bugün büyük oranda değişime uğramakla birlikte dıştan evlenmez ve dışarıya kız vermezler.

Antalya Tahtacıları Eseli, Enseli, Göğceli, Danabaş, Aydınlı, gibi oymaklara ayrılırlar. Bu isimler ya gelinen ya da yerleşilen coğrafyadan ya da yapılan işten veya kullandıkları eşya ve simgelerden dolayı verilmiştir. (Örn. Evci Oymağı Yörüklerin keklik kafesi şeklinde, keçeden yaptıkları ve “topak ev” denen evleri yaptıkları için bu adı almışlardır.)

Dağlarda 15 ile 20 çadırdan oluşan obalarda yaşamışlar. Her obanın orman idaresi veya tüccarla bağlantısını kuran Tahtacıların; “keye” dediği bir kâhyası varmış.  Kestikleri ağaçları işleyip tüccarlara kereste olarak satarak geçiniyorlarmış. Yazın yaylada, kışın sahilde göçebe, yoksul da olsalar mutlak bir düzen içinde yaşamışlar. Kışın kestiği ağacı yonup biçer, yaz boyunca kurutup taşınabilecek kadar hafifleyince de tüccara verirlermiş. Herkes kestiği keresteyi tüccarın kâtibine teslim eder sonra katırlarla Antalya'ya gidip tüccarla hesap görürmüş. Tüccara verilen kerestelerin de Suriye, İran ve Mısır gibi Arap ülkelerine gönderildiğini duyarlarmış.
        
Obada emek ve hak esas olmak üzere çalışılır, cem ve muhabbetlerle vakit geçirilerek sakin bir yaşam sürdürülürmüş. İnsanoğlunun genlerinde var olan hırs, öfke gibi olumsuz duyguların depreşmesi ya da kız kaçırma gibi aile hayatını etkileyecek olumsuz durumlar sonucu kavga ve anlaşmazlıklar olduğu zamanlarda da bu sorunları mümkün mertebe resmi kanallara ulaştırmadan kendi aralarında çözerlermiş. Bu yerel mahkeme "Gürüf" denen küçük cem ayinlerinde görülür.

TOPLUMSAL YAŞAM, İNANÇ VE İBADET




Kültür ve geleneklerinde en temel değer "insan ve doğa sevgisi"dir. Evrenin bütününden başlayarak Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'ten Atatürk'e, Hacı Bektaş'tan Abdal Musa'ya kadar insanlığa hizmet etmiş, yol göstermiş herkese sevgi ve saygı duymuşlardır. Okumaya, öğrenmeye, bilime ve sanata aşinadırlar.

Dilleri; Öz Türkçedir. Binlerce yıldır dağlarda ve egemen kültür etkisinden uzak yaşadıkları için dilde ve sözlü kültürde Arapça - Farsça etkisinden en az etkilenen kültürlerden biridir. Bu nedenle de; "Türkçeyi en iyi koruyan ve yaşatan topluluk" olarak anılırlar.

Tahtacılar diğer Alevi topluluklarında olduğu gibi ibadetlerinde bir kıbleye dönmek yerine yüzyüze kendi deyimleriyle "cemal cemale" ibadet ederler. Çünkü onlara göre insan Yaradan’ın yeryüzündeki yansımasıdır.   
        
 
Aleviliğin temel anayasalarından biri olan “eline, beline, diline sahip ol” ilkesi gibi "yıktığın varsa kaldır, döktüğün varsa doldur, ağlattığın varsa güldür" esası uyarınca kavga eden, kırılan, sorun yaşayan kişi ve aileler bu cemde bir araya getirilerek aralarındaki sorun haklının hakkı teslim edilmek suretiyle sessizce çözülür. "Hatır kalır, yol kalmaz" sözünde bayraklaşan bu toplumsal kurallar kesindir. Kimse "falanca küsmesin, filanca üzülmesin!" diye bu anlamda gördüğü düzeni bozacak davranışı gizleyemez. Eğer bu alınan toplumsal kararı taraflardan biri kabul etmezse bu kez en büyük ceza verilir, “Düşkün” edilerek toplumdan dışlanır. Kimse toplumdan ayrı yaşayamayacağı için mecbur kabul edermiş. Dağbaşında bir Tahtacı ailenin kibrit isteyecek bir kapısının olmamasını düşünsenize! Bu düzen öyle muazzam işlermiş ki, can kaybına neden olan büyük olaylar dışında her küçük kırık yen içinde kalırmış. Bu nedenle neredeyse idam gerektiren olaylar dışında çatışmalar resmi kurumlara yansıtılmazmış.


Antalya - Elmalı - Akçaeniş Köyü'nden
          Mürebbi Hamza TANAL


Dağda orman arazisi içinde çalışacakları alana yakın bir yerde devlet arazisinde yurt tutup çadırlarını kurarlarmış. Bu yerleşim ile hem ortak yaşam, toplumsal ilişkiler ve yardımlaşma hem de can ve mal güvenliği sağlanırmış. Toplumsal yardımlaşma da son derece düzgün işlermiş. Mesela yoksul bir göçebenin işi bitmediğinde “el üşüştürülüp” imece ile tamamlanır, ya da bir başkasının tek katırı öldüğünde hemen obada para toplanıp ona karşılıksız verilerek yarası sarılırmış.
          
Bütün Aleviler gibi yıllarca ibadetlerini gizli yapmak zorunda kalmaları, bu yüzden haksız suçlamalara uğramalarına rağmen Tahtacıların uzun süre ıssız dağlarda yaşamalarının dillerini ve sözlü kültürlerini koruma ve aktarmada olduğu kadar inançlarını özgürce yaşamalarında da büyük fayda sağladığı ortadadır.

İnançları genellikle perşembe geceleri yapılan Ayin-i cemlerde yerine getirilen 12 hizmet esasına dayanır. Yanyatır Ocağına bağlı dedeler veya onların görevlendirdiği yerel dini lider mürebbiler önderliğinde kurbanlar kesip cemlerde bu 12 hizmeti yerine getirirler. Bu cemlere girmek için en temel şart her bakımdan temiz olmaktır. Cem kişinin ilkin kendinden sorulduğu, yargılanmadan özünü dara çekebileceği bir mahkeme, İnsanı Kamil’e ulaşma yolunda atılacak adımların ipuçlarının verildiği bir okuldur. Bu mahkeme insana kendini sınama, okul da en ideal benliğe ulaşma fırsatıdır. Kişi cemde edindiği öğretiler ışığında edep, erkân ve yol kurallarına göre yaşayıp “insan” olmakla aykırı olup dışlanmak arasında bir tercih yapar. Bu da öncelikle tek tek insanları sonrasında da toplumların yapısını belirler. Onlardan istenen aslında insanlığın evrensel idealinden başka bir şey değildir:

Din (gizlice dinlenen konuşma) dinleme,
Gov govlama,
Gıybet eyleme,
Elinle koymadığını elleme,
Gözünle görmediğini söyleme,
Gözünle gördüğünü eteğinle ört,
Kendine hoş gelmeyen şeyleri başkalarına reva görme,
Eline, beline, diline sahip ol...

Tahtacı inancında en önemli unsurlardan biri de “Müsahiplik” kurumudur. “Yol Kardeşliği” anlamına gelen bu kardeşlik bel kardeşliğinden bile üstün tutulmuştur. Çünkü insanın tabiatıyla kendi kardeşini seçme şansı yokken burada vardır. Bu kurumda birbirini tanıyan ve anlaşan ikrarlı iki aile, toplumun ve dedenin de onayı ile yine dedenin olduğu cemde kurban keserek müsahip olurlar. Bu kardeşliğin koşulları oldukça ağırdır. Yol kardeşi olan iki ailenin çocukları da kardeş sayılır ve evlenemezler. İki ailenin her birinin evine ne alırsa diğer eve de alması, para alıp verirken saymaması, birinin lideri ölürse diğerinin bakması gibi maddi unsurlar yanında birbirlerinin günahlarından da sorumlu olmaları inancı vardır. Bu yolla hem muazzam bir toplumsal dayanışma hem de toplumsal kontrol sağlanır. Sahip çıkmak anlamına gelen Müsahipliği alışmak, aşina olmak anlamına gelen Aşınalık, yolundan gitmek anlamında Peşinelik ve bu sanal akrabalıklar yoluyla çakıl taneleri gibi çoğalmak amacı taşıyan Çiğildaş veya Çingildaşlık kurumları izler. Bu dört aşamalı oluşum Alevilikteki; Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat gibi dört kapıda yoldaş olmakla eşleştirilmişlerdir. Cem töreni dedenin okuduğu şu dua ile sona erer;

“Oturan duran, govsuz gıybetiz evine varan, uzakan-yakınan, zahiren-batınan sağ yatan selamet kalka…”

İbadet için seçtikleri kutsal yerler göçebe zamanlarında ulu ağaçlar, genellikle “Şah” diye adlandırılan ardıçlar, yerleşik hayata geçtikten sonra da Abdal Musa, Hacı Bektaşı Veli gibi Alevi Bektaşi ulularının makamlarıdır.

Tahtacı toplumunda cemlerde veya günlük yaşamda “kararında” dem veya dolu denilen bade alma geleneği vardır. Bu geleneğin kaynağı Hz. Muhammed’in de katıldığı kırklar meclisinde ezilen bir üzüm tanesinden hepsinin mest olduğu inancına dayanır.

Kadınlar Tahtacı kültüründe çok değerlidir. “Kadınlarına dişi değil kişi olarak bakan Tahtacılar” günlük yaşamdan ibadete, düğünden cenazeye yaşamın her alanını kadınlarıyla yan yana yaşayıp işi ve aşı, sevinci ve kederi paylaşırlar. Tahtacı kadınları genellikle modern görünüşlü, ak benizli, topak burunlu, renkli gözlü, güzel kadınlardır. Bu hallerinden etkilenen Ömer Bedreddin Uşaklı bakın bunu dizelere nasıl dökmüş;


TAHTACI GÜZELLERİ

 

























 Tez denen düzenekte ağaç biçen Tahtacı kızları. 
                     Ali AKSÜT Arşivi


Güneşi baltalarının ucunda taşıyarak

Buradan daha çok uzak bir ormana gidiyor

Tahtacı güzelleri.



Kırmızı, al, yeşil, mor fistanları rüzgârın elinde bir bayrak;

Gür siyah saçlar, gümüş paralarla karışık omuzlara dökülmüş,

Çam kokusuyla dolu, taşkın göğüsler açık,

Türkülerle gidiyor, Tahtacı güzelleri.



Al, kırmızı, yeşil, mor fistanları rüzgârın elinde birer bayrak,

Semiz katırlarıyla yapraklara basarak,

Ormanlardan ormana,

Türkülerle gidiyor, Tahtacı güzelleri.

Yemyeşil ormanların baştacı güzelleri...


En bilinen özelliklerinden biri de misafirperverlikleridir. Örneğin bizim köyde biri babam ve annem tarafından 25 sene gözetilen iki köy odası vardı. Buraya gelen çerçiciler, abdallar, yolcular ve onların hayvanları doyurulup barındırılırdı.

Tahtacı Kültürünün olmazsa olmaz ögelerinin başında samah denen törensel dans ve müzik gelir. Muhabbet ve cemlerde samahın değişik türleri uygulanır. Geleneğin bunca yıldır yaşamasındaki asıl sır dini öğretinin ve törenin günümüze kalan sözlü kültür ürünlerinde yaşatılarak nesilden nesile aktarılmasıdır. Dini öğretilerin gelecek kuşaklara aktarılmasında Alevi şiiri "Nefes" ve "Deme"ler büyük önem taşımaktadır.

Yaşamın mutlak gerçeği ölümü çok büyük bir olgunlukla karşılarlar. Çünkü Tahtacılarda ruhun bir bedenden diğerine geçmesi demek olan Tenasüh ve Tanrı'dan gelerek tekrar Tanrı'ya dönmesi anlamına gelen Devriye inancı vardır.  Ölüm bir son değil, aslına yani yaradana dönülen yeni ve sonsuz bir yaşamın başlangıcıdır. Bu inanç ve uygulamalar Alevilikteki; insanla Tanrı'nın birlik içinde olması, tanrının evreni ve insanı yoktan var etmesi değil, kendisini görünür hale getirmesi demek olan Vahdet-i Vücut inancı ile de uyum içindedir. Bu nedenle ölüm yerine “Hakk’a Yürüme” ibaresi kullanılır. Bu yeni yolculuğa ondan mahrum kalmanın acısını gizleyemeden saz ve curanın tın tınları eşliğinde ağıt gaydaları ve yakımlar yakıp söyleyerek eşlik ederler. Özellikle kadınlar bunu daha içli yaparlar. Bu nedenle küs bile olsa ağıtçı kadınlar ölülere çağırılırlar. Bu ağıtçı kadın geleneğinin Altaylarda ve Kızılderililerde de var olduğu ve hâlâ yaşadığı bilinmektedir. Antik dönemde de bazı vazo resimlerinin üzerinde ve lahit ağıtçı kadınlar betimlenmektedir.

Antalya - Elmalı - Akçaeniş Köyü'nden
                  Ayşe TANAL


Tahtacıların ölümü algılayışlarındaki bir diğer özgün unsur Hakk’a yürüyen canın bu yeni yaşama tam tekmil hazır, giyinik olarak gönderilmesidir.

Tahtacılarda antik dönemlerin izlerinin görüldüğü geleneklerden biri de mezar kazarken kemik çıkarsa mezara metal bir para konarak “mezar yerinin eski sahibinden satın alınacağı” inancıdır. Bu para geleneği antik dönemde Ölüler Ülkesi Hades’e giderken geçeceği Akheron Nehri’ndeki Kayıkçı Kharon’a verilmek üzere ölenin dilinin altına konması şeklindedir.

Onların çalışkanlık, doğruluk, kadına değer verme, hayatı hakkını vererek yaşama, inancının arkasında durma, ölümü büyük bir olgunlukla karşılama gibi sahip oldukları evrensel değerlerin sonsuza dek yaşaması ve tüm insanlığı sarması dileğiyle, sağlıcakla...

Öznur TANAL
Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Halk Kültürü Araştırmacısı