10 Kasım 2017 Cuma

SEVGİDEN BİR DÜNYA İÇİN




Sevgiden bir dünya kurmalı yeniden,
Kedilerin bakışlarından, kokusundan çocukların..


Annelerin üzerine kudretten bir örtü germeli,
Kanatları birbirine kenetlenmiş gibi kuşların..


Bütün "okul"ları kökten yıkmalı,
Duvarları yaşam derslerine engel olmasın diye karıncaların..


Dümdüz edilmeli sınırlar,
Uçları bir bir ateşe verilmeli bayrakların..


Alabildiğine meraklı, çıkarsız ve kararlı,
Bir mücadele ile gidilmeli üstüne karanlıkların..


Dünya sarı öküzün boynuzundan alınıp bilime verilmeli,
Yeter olmalı baskısı "kör inanç"ların..


Elinin değdiği yere ağaç dikmeli,
İadesini ister gibi toprağa düşen canların..


Doğaya kıyanların elleri bağlanmalı,
Hesabı sorulmalı masum varlıklara yüklenen ağırlıkların..




Sevgi için olmalı bunca çaba, telaş,

Canına ot tıkamalı "tehlikeli çıkar"ların..

Her yağmurla aşk yağmalı yeryüzüne,

Bentlerini yıkmalı önü kesilen sevdaların..

Herkes aynı anda cesaret üflemeli,

Üstüne kül serpilmiş umutların..

Umutlar her yerde bizi bekliyor umutla..

Gidin, varın..
Gidin, varın..

Öznur TANAL

31 Ekim 2017 / ANTALYA





19 Eylül 2017 Salı

ANTALYA TAHTACILARI'NDA BAZI HALK İNANMALARI ve HALK HEKİMLİĞİ UYGULAMALARI

ANTALYA TAHTACILARI'NDA BAZI HALK İNANMALARI ve HALK HEKİMLİĞİ UYGULAMALARI


                                                                                                            Öznur TANAL

         
Antalya Tahtacıları'nda çeşitli hastalıklar veya doğaüstü güçlerle ilgili yakınmalara karşı yapılan, genel olarak halk arasında "Tılsım, Hurafe, Sanaka" gibi adlarla anılan her türlü inanma ve bunlar için uygulanan pratiklere "Urasa veya Ürüsüm" denir.

HAMİLELİK ve DOĞUM ÖNCESİ:

-      Çocuğa kalmamak için kadınlar "Allah Emri" dedikleri cinsel ilişkiden önce rahimlerine aspirin koyarlarsa hamile kalmayacaklarına inanırlar.

-      Hiç çocuğu olmayan veya oğlan çocuğu doğurmayan kadınlar asla yerilmez.

-   Çocuğu olmayan kadınların çocuğunun olması için dilek dilemeye gidilen yatırlardaki dilek ağacına bezden iki ucu bağlı, hamak şeklinde bir salıncak kurulur. Bu salıncağa yavaşça atılan taş salıncağı sallarsa kadının çocuğunun olacağına, sallamazsa olmayacağına inanılır.

-      Çocuğu olmayan kadınlara küllü su içirilip yüksek bir yerden atlatılır.

-    Çocuğu durmayan kadına "Tıbıkalı" derler ve Kaklıktaşı Köyü'ndeki hocaya bu durumdaki kadın için muska yazdırılır. "Yılan avı" ( yılan tam yiyeceği sırada ağzından alınan yem ) yastığına dikilir. (Mersin Kızılkaya Köyü)

-      Çocuğu yaşamayan kadının çocuğunu iki ihtiyar kucağına alıp gezdirir. Bu sırada her evden yağlık, pantolon, şapka, mintan gibi hediyeler toplarlar. Sonra çocuğu annesine getirip;
"- Satılık çocuk var!" derler.
"- Kaç lira!"
"- Çok uzun ömürlü, 5 lira!" Biraz pazarlık edilir. Sonra çocuğun annesi "Arılık "denen bir miktar bozuk parayı ihtiyarlara verip çocuğu sembolik olarak satın alır. İhtiyarlar da bu parayı bir yetim çocuğa bağışlarlar.
     Bu uygulamanın benzeri annesine çok benzeyen çocuklar için yapılır. Bunda çocuk ailenin kanının karışmadığı ( hiçbir akrabalık bağı olmayan ve kurulmayan ) bir aileye satılarak sonra yine bir miktar bozuk para ( Arılık ) karşılığında geri alınır. Böylece Azrail yanıltılmış olunur.

-      Hamile kadına "Üzerli" denir.

-      Hamile kadına ayva ve nar yedirilir.

-      Hamile kadın deveye baktırılmaz. Bakarsa 9 ay taşıyacağı çocuğu 12 aya götürürmüş.

-      Tavuk eti ve yumurtayı çok yiyen hamile kadının çocuğunun "Gurdak - Gurdangaç" (yaramaz) olacağına inanılır.

-      İlk defa doğum yapacak bir kadın yatan bir köpeğin üstünden 3 kez geçirilirse doğumu kolay yapacağına inanılır ( Köpek çabuk doğurduğu için - Benzetme - Taklit Büyüsü ). Eskiden bir kadının kızı ve gelini aynı zamanda hamile (Üzerli) imiş. Kadın;
" - Ey Cenab-ı Allahım, kızım köpek gibi, gelinim tavuk gibi gunnasın (doğursun)" diye yalvarırmış.

-      Hamile kadının çocuğunun cinsiyetini anlamak için kelle ütülüp ağız tarafı yirilir (ikiye ayrılır). Bu sırada iki hamile gelinin adı anılır;
"Sağ tarafı kızım, sol tarafı gelinim ya da Sağ tarafı Ayşe, sol tarafı Elif" gibi. Eğer çene kemiğinin başı etli çıkarsa o tarafın dileği tutulan kadının kızı, etsiz olan tarafın dileği tutulan kadının da oğlu olacağına inanılır.

 -  Ayrıca kız doğuracak üzerli kadının kalçasının "görtlek (yayvan, geniş), karnı yassı, oğlan doğuracak kadının karnının sivri olacağına inanılır.


DOĞUM SONRASI:

-    Doğum yaptıran ebe ellerini yıkayıp kına yakar. Eğer bu kınayı yakmazsa rüyasında kanlı ellerini öne doğru uzattırıp günlerce darda durdururlarmış.

-     Loğusa kadınları "Garagor Uçmasın" (al basmasın) diye evin kapısında bir direğe beyaz bayrak asılır.
    
-   Yeni doğum yapan kadın yan yatırılmaz. Böylece rahminin eğileceğine, bir daha çocuğa kalmayacağına inanıldığı için yüzyukarı yatırılır.

-   Çocuğu doğurtup göbeğini kesen ebeye "Göbek Ebesi" denir ve doğum yapan kadın hamileyken hazırladığı kına, şeker, havlu, Üsdonuluk (şalvarlık), çay, sabun vb. şeyleri ebeye "Göbek Hakkı" olarak verir, hakkını helal etmesini isteyip elini öper. O da:
"- Birden bine kadar helal hoş olsun. Allah hayırlı kursak versin, analı babalı büyütsün" diye dua eder.

-   Hep aynı cinsiyette çocuk doğuran kadınlara bir dahaki doğacak çocuğunun cinsiyetini değiştirmek için alıç veya armut ağacı taşlar ve şöyle der:

" - Alıcı taşladım, oğlanı boşladım, kıza başladım." gibi

KÜTÜK ATMA: Oğlu olan adamın evine köyün gençleri bir kütük omuzlayıp silah ata ata, gülüp eğlenerek giderler. Kapıda onlara "hoş geldiniz" diyen oğlan babasına;

Yaşı uzun olsun,
Düğünü güzün olsun,
Ardıç gibi dallı olsun,
Babası gibi döllü olsun" deyip kütüğü kapıya atarlar. Oğlan babasından koyun, davar veya horoz, rakı, sigara gibi bahşişler alırlar.

AYDAŞ AŞI: Cılız olan, gelişmeyen çocuklara "Aydaş" veya "Irgın" denir. Bu durumdaki çocukların gelişmesi amacıyla üç yol çatında " Aydaş Aşı Pişirme" pratiği yapılır. Burada kurulan kazana cılız çocuk oturtulur. İçine kocaman bir kepçe konur. Kazanın altına yakılmadığı halde temsili olarak odun konur. Bu temsili aş pişirme törenin görenler de birer odun getirip kazanın altına sürerler ve bu işlem her yapılışında;
"Odun vurun iyi pişsin, karpuz gibi şişsin" ya da "Pişirelim aydaş aşını, Sağa sola dönderelim başını, Yolda koyalım hastalığını, derdini, yoldaşını" derler.  Bu durumda yarım saat kadar duran çocuk eve getirilip üstü değiştirilir. Üstünden çıkan eski elbiseler yol çatına atılıp gelinir. Aydaş aşına odun atanlara kahve pişirilir.

    Bunun dışında aydaş çocuğun gelişmesi için annesi kucağında çocuk ile bir ibrikten su dökerek başladığı yere dönmek suretiyle bütün gece köyü dolaşır. Sabah da çocuğu Göksu Irmağı'nda çimdirir.

    Aydaş çocuklar için diğer bir uygulama yine yol çatında yapılır. Yol çatına 3 taş ve bir mal kafatası konularak çocuk üstüne oturtulur. Çocuğa ya elekten ya da pardı yarılan baltanın deliğinden su dökülüp çocuk çimdirilir. Sonra oraya çocuğun bir bezi ve arılık bırakılarak ardına bakmadan eve gidilir.
         
DUŞAK KESME: Yeni yürümeye başlayıp çok düşen çocuklar için; "Ayağı duşalı" denir ve duşak kesme pratiği yapılır.  Çocuk ayağa dikilerek boğazına birkaç lokum, incir ve cevizli sucuk ( bandırma) cizileri (dizi) asılır. Ayağı da çiğ iple (pamuk ipliği gibi kolay kopacak bir ip) eğreti bir düğümle bağlanır, ayağının dibine de bir bıçak konur. Çocuğun iki yanına annesi ve babası oturur. İlerde bir çizgide sıralanan gençler işaretle birlikte çocuğa doğru koşarlar. En önce gelen bıçağı alıp duşağı keser. Böylece lokum, incir ve bandırmaları almaya hak kazanır. Bunları yarışa katılan gençler hep beraber yer ve aralarında para toplayıp çocuğa hediye alırlar.


KÖZ SÖNDÜRME: Nazar olan çocuğa kimlerin nazar değdirdiğini bulmak için bu işlem yapılır. Ateşin başına sıralananlardan biri közleri teker teker alıp su dolu bir kaba atar. Bu sırada da;
" - Ayşe'nin gözü mü değdi? Fatma'nın gözü mü değdi?" diye sorar. İnanca göre gözü değmeyenlerin adı anılırken fıs diye sessizce sönen köz gözü değenin sırası geldiğinde gürültülü bir sesle çatır çatır yarılır.
Kimin gözü değmişse O çocuğun ağzına tükürür ve nazar bozulur. Közün söndürüldüğü su ile de çocuğun yüzü, eli, ayağı yıkanıp bir yudumu da içirilir. Eğer anasını emiyorsa su anasına içirilir. Sonra bu sudan hafifçe orada bulunanların üzerine ve kalan suyun tamamı da günün battığı yöne serpilir. Su kabı ters çevirilip sabaha kadar bekletilir.

EVLENME:

-      Oğlanlar beğenmesi güçleşir diye askerden önce evlendirilir.

-   Kızların çeyizine ekmek sacı, acı (Her türlü biber ve turşuları) ve çocuktan başka her şey konur. Sac, "kara götürmek iyi olmaz" diye, acı ise ağız tadını bozmamak için çeyize konmaz. Bütün mutfak eşyaları kız tarafınca yapılır, bunun karşılığında oğlan tarafının çok altın takması ve ev yapması istenir. Düğün " Dört ata bir olur, bir yuva kurar" diye tarif edilir.

-     Düğünün başlayacağı gün ormandan 7-8 metre boyunda bir yaş direk kesilir. Bu bayrak direğidir ve boyu binadan yüksek olmalıdır. Bayrak direğinin dibine kurban kesilir, en tepesine bir bayrak, bir elma, nar ve soğan takılır.  


BAZI HASTALIKLARDA YAPILAN UYGULAMALAR:

DALAK KESME: Dalağı şişen hasta birinin dizine yatırılıp karnının üstünü kapatacak şekilde bir tahta, tahtanın üstüne de bir hayvan dalağı, eğer dalak bulunamazsa bir soğan konur. Dizine hastayı yatıran kişi tahtayı tutar. Bu sırada ilerden eli baltalı biri gelip selam verir. Tahtayı tutan kişi selamı alır ve sorar:

          " - Nerden gelirsin?"
          " - Dalak Dağından."
          " - Dalak kesebilir misin?"
          " - Keserim."
         " - Kesemezsin" baltalı adam dışarı çıkar. Tekrar gelir, aynı sahne tekrarlanır. 3. gelişte;
          " - Keserim, Anasını bile…..?" der ve baltayı önce dalağı şişen kişinin yüzüne doğru keskenip (vuracakmış gibi yapıp) sakındırır ama hedef değiştirip baltayı soğana yöneltir. Bu hareketi tekrarlayarak dalağı veya soğanı parçalara böler. Böylece korkutulan hastanın dalağının yatışacağına inanılır.
          Bu işlem bitince dalağa 40 tane çıra çivisi batırılarak bir ulu ağaca asılır. Dalak kurudukça hastanın dalağının da iyileşeceğine inanılır. İlk dalağı kesildiğinde hasta tartılır. Sonra günden güne iyileştiği, benzine kan geldiği, iyileştiği vakaların yaşandığı anlatılır.

HAVAYA KATMA:

Eskiden sıtma tutan kişileri temsili bir mezar kazıp içine ardıç dalları döşeyip içine yatırırlarmış. Üstüne bir kat daha ardıç döşeyip bir bez örter başına kadar toprakla kapatıp terletirlermiş. "Havaya katma" denirmiş. Böylece bunalıp terleyen hasta iyileşirmiş.

DİĞER UYGULAMALAR:

-      Korkan insana "gulbuca" denen bakır, tek saplı kara tavadan su içirilir.
-      Nazara karşı bir tava veya kül küreğinin içine kömür konup üstüne günlük ve üzerlik tohumları atılır. Bu işleme "Tütütme" adı verilir ve dumanı tüterken bütün evde dolaştırılır.
-       
Acaba Alevîler neden vefat edenlerine Hakk'a göçtü veya gitti derler?
- Kur'ân üç yerinde insanın ve tüm canlıların ve hatta evrenin en sonunda  Tanrı'ya geri döneceğini buyurur. Alevîler, gerçekten Alevî gibi yaşayıp, Alevî gibi inanan, düşünen ve Hz. Muhammed'in sözü (Hadisi) ile " Ölmeden önce ölen" insanların, tüm maddi ve manevi kirlerden arınacağını bildikleri için, ölen canlarının doğrudan Tanrı'ya doğru yükseleceklerine inanır ve  bu dilekte bulunurlar. Şakir keçeli İnt Mesajı

-      Yakın akraba dışına güneş battıktan sonra soğan, biber gibi acı şeyler verilmez
-      Gece ev süpürülmez.
-      Ağacın katranı ile tuz, öğleden sonra kimseye verilmez.
-      Cuma günü ev süpürülmez, çamaşır yıkanmaz.
-      Arife günü iğne tutulmaz, dikiş dikilmez.
-      Perşembe günü ikindiden güneş batıncaya kadar su içilmez.


Öznur TANAL
08.10.2008

ANTALYA

12 Mart 2017 Pazar

ÇÖPÇÜ

ÇÖPÇÜ

Güllük’ten Teomanpaşa Caddesi’ne girdiğinizde solda külüstür bir dükkanda kitap satardı..
Dükkanının adı da; “Çöpçü” idi..
Kor sıcakta, kör eden soğukta, er sabah, ibadet eder gibi ordaydı.
İlerleyen yaşına rağmen bir dakika durmaz, ya kitap dizer, ya insanlara dervişçe hizmet verir ya da okurdu.

İlk ne zaman tanıştık hatırlamıyorum.
Çok mutlu olduğum bir özelliğim yolumun üstündeki herkese selam vermek, yardıma ihtiyacı olana el uzatmak, araçların üstlerine süre süre paçavra ettiği bisiklet yolu ayraçlarının mezilden çıkanlarını, benim gibi bisikletseverler kaymasın diye, düzeltmek gibi şeylerdir. Selam vermeye verirsin de herkesten aynı sıcaklıkta alamazsın. Eş ruhlar mıknatıs gibi çeker birbirini. O selamımı besleyerek karşılayan biriydi.

O kadar naif ve muhterem bir insandı ki adını sorsam kırmaktan korkardım.
Bazen yaya çoğu zaman bisikletle önünden geçerken ayakta değilse “günaydın hocam” diyerek ayağa kalkardı. Bizim köyde “beni mahcup etme” anlamında; “benim eğemi yamma” denir. Yerin dibine girerdim. Ne hocası? Biz onların ekmeğinin tuzu değiliz.

Son yıllarda birbirimizi her görüşte selamdan öte söyleşir olmuştuk.
Bazen yazı veya şiirlerimden bir çıktı alır, sunardım. Gözlerinden fışkıran çocuksu sevinçle alır, hürmetle bana özel dosyaya koyardı. Çoğu geçişimde bir şey ikram etmeye çağırırdı. Ya işe ya eve koşturur, ya pazardan bisikletin kolları dolu geçer ya da kedilerime yetişmeye çalışırdım. Ben bazen börek, pişi yaptığımda, annemin “hısda dağıtmak” dediği paylaşım gibi, O’nun payını bırakmadan geçmezdim. O da bana kendi lokmalarını sunardı. Ya Tahtacılık veya şifacılık konusunda özel bir kitap..

Bir gün söyleşi yapayım isterdim O’nunla. Kimdi, nereden nereye gelmişti? Bir kaç kez oturup özel hiçbir şeye girmeden zamaneden konuşmuştuk. Bu konuşmalardan birinde eşinin kanser olduğunu ve O’nun tedavisi için doktora taşındıklarını söylemişti. Buna rağmen hep sevecen bakışlı, bilge huyluydu..

Bu kış dükkânı eskisi gibi erken açmamaya başlamıştı. O kadar çetin geçti ya bu yıl. O kadar erken ekmek almaya bile gidemez olmuştu insanlar. Bir de malum, memleketin kanı çekildi adeta. İşsiz, umutsuz insan çoğaldı.  Öğlen eve yemeğe giderken açtığını gördüğümde sevinirdim.

Sonraki günler öğlen de açılmaz oldu. Telefonunu aradım, yanıt yoktu. O ara yine kendi gibi gül yüzlü bir hanım kız aldı yerini. Kızıymış. Babasının iyi, sadece biraz işleri olduğunu söyledi. Kabul eder gibi boyun eğdim ama içimde bir evham vardı. Nice sonra geldi. İyi olduğunu söylüyordu.

Birkaç gün sonra baktım, dükkânda kiralık levhası var. Dünya başıma yıkıldı. Yan dükkândaki ablaya sordum. “Kapatıyor” dedi hüzünle. Meğer o gelmediği günlerde tutukluymuş. Hiç sızlanmaz, kimseyi suçlamazdı. Bu konuda tek bir kelime etmedi ama korsan kitap satmakla suçlamışlardı. Her “korsan işler yapan”ın cezası verilseydi biz de haklı görebilirdik bu yaştaki bir insana reva görülen muameleyi. Ona sıra gelene kadar ne çok can yakanın, hak yiyenin, insanlıktan utandıranların sırtı sıvazlanmadı ki..

Birkaç güne “Çöpçü” de gitti ordan, çer “çöpü” de. Yerinde bomboş, tamtakır bir dükkan, üç duvar ile önüne kitaplar serpiştirilmeyen bir duvarlık pencere kaldı.. Oysa o “çöpler”; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nice neslin tohumları idi.. Çoktandır topraklara kısır, yüreklere de sevgisiz tohumlar ekilir oldu..

Çorum’dan ziyaretime gelip iş yerine uğrayana kadar emanet ettiğim cana bile bir iki kitap hediye etmişti. Herkesin eğilimini bilen, gönlüne göre kitaplar sunan koca yürek –içim yanarak söylüyorum- dönmemek üzere sokağımızdan çekildi.. Her geçişte gözlerim doluyor, kederli ve kırgınım.. İnsanların sevgiyle besli bilgiye ulaşmasının önüne bir ket daha vuruldu.

Gönülleri süpüren “Çöpçü”ler bir bir temizleniyor.
Bakalım bundan sonraki “çöpleri” kim “temizleyecek” ya da “çöpler” kimleri?

Öznur TANAL 1 Mart 2017 - ANTALYA


KULAK VERİN BU ÇAĞRIYA..

DOĞARKEN FARKI DOĞMADIK,
AYIRMA BİZİ KENDİNDEN,
YAKIŞMAZ BİZE İKİLİK,
AYIRMA BİZİ KENDİNDEN.. 

demişti yağmur gönüllü ozan Muhlis AKARSU. Ayırdılar. 2 Temmuz 1993'te Sivas’ta insanlığı utandıran bir vahşetle yaktıkları 37 candan biriydi.. 

Neydi işlerine gelmeyen, paylaşamadığımız?.. 

Bugünlerde aklıma gelip duruyor;

BEYLER TAHTINDAN İNERLER,
AYAKSIZ ATA BİNERLER,
TOPRAĞA GÖMÜP DÖNERLER,
BİR DOST, BİR POST YETER BANA.. demişti Seyit Sefili de..

Herkes binecek o “ayaksız at” tabuta.. 
Mazlum gibi zalim de, alleme-i cihan da..
Oysa hepimize yetecek kadar nimet var Dünya’da..
Her geçen gün talan edilse de; 
Toprağımız bitek, sularımız coşkulu, doğamız can fışkıran cinsten..
Otumuz deva, suyumuz şifa, her canımız ayrı bir dünya, umman-ı derya..
Bir de kardeşçe yaşasak, olmaz mı ya? 
Çok bişeye ihtiyacımız da yok aslında..
Dünya dolu malımız olsa kursağımız kadar yiyebiliriz anca.
Ne bu doymazlık, ne bitmez kavga?..

“BU YIL BÖYLE GİDERSE, HALİM HARAPTIR BENİM!” diyordu ya bir Anadolu Türküsü..
Birimizin değil hepimizin hali harap olacak, dümeni hep çatışmaya kırdıkça..
Ve değil bölüşemediğimiz için kavga edecek, gömülecek bir karış toprağımız  kalmayacak sonunda..

Bütün inançların öbür dünyada vaadettiği ilahi huzura bu dünyada kavuşmak için;

Birbirimizsiz bir yaşamın mümkün olamayacağını anlamaktan, 
Her varlıktaki Tanrısal Öz’e ve yaşam hakkına saygı göstermeyi öğrenmekten,
“Ayaksız At”ı hiç akıldan çıkarmadan, yaratılan herşeyi koruyup kutsamaktan,
Birlik olunca ne mucizeler yaratabileceğimizi görüp bu uğurda çalışmaktan,
Bu toprakları bize yurt edenlerin sorumluluğunu hep duyup emanetlerini korumaktan.. başka çaremiz yok..

Tek bir kurtuluş yolumuz var; SEVGİ..

“Bizi yakar bizim ateş, söndürmektir tek çaresi..” demişti Koca Veysel..

Ey uygarlıklar beşiği, bilgeler diyarı Anadolu'nun kadim çocuğu,  canım kardeşim;

Biz kimiz ki ilahi bir birlik ve düzenle dönen bu evrene kafa tutalım?
Ateş bizi sadece ısıtsın, aydınlatsın. Gel söndürelim içimizdeki kini..

Bir hiç olduğumuzu görecek duruma düşmeden, özümüzdeki Hakk’la buluşmak, 
Dava Ayaksız At’tan sonrasına kalmadan insanlığın birliğindeki kudreti farketmek hepimizin hayrına.. 

Gel biz sevgiden, kardeşlikten yana duralım. Ağıtlar yerine hep bir ağızdan türküler söyleyelim. Anadolu'muzun eşsiz dokusuna uygun, el ele yaşayalım.. 

Dirlik - düzenlik, bolluk - bereket, kardeşlik ve ağız tadı için;

Hadi yanından bir sokulmalık yer aç ya da gel yanıma,

Yüreğimin sıcaklığına uzat elini..
Anca böyle buluruz Hakk'ın yolunu..
Canımı alma, can kat canıma..

Öznur TANAL 
21 Şubat 2017 

ANTALYA

18 Eylül 2016 Pazar

YÜREKİÇİ BİR CANDAN ORGANİK YAŞAM ÖĞRETİLERİ..








YÜREKİÇİ BİR CANDAN ORGANİK YAŞAM ÖĞRETİLERİ..

ÖNÜNDE KİLİM, DİLİNDE TÜRKÜ..
ELİ ŞİFALI, YAŞAMA SEVDALI, GÖNLÜ VEFALI
ORGANİK BİR CAN, BİR IŞIK İNSAN:
GÜZEL ANADOLUMUZUN KORKUTELİ’NDEN YAMAN BİR ANA:
ZEYNEP TUĞ..

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN BU SÖYLEŞİYE GÖZ - GÖNÜL KATIN..





Bugün size çok sıradışı bir varlığı tanıştıracağım. Yayla suları gibi duru, Yörük ayranı gibi koyu, kökboya kilimler gibi has ve sağlam. Tanımaktan onur duyduğum bilge bir insan. Başlığı okuyunca çok abarttığımı düşünebilirsiniz. Okudukça az bile dediğimi göreceksiniz..    
                                                                                                                    Bazı insanlar “yaşamın sırrına ermişlik” hissi uyandırır insanda .. İyi günde, kötü günde hava gibi, su gibi lazımdırlar. “İşcimen” deriz biz buralarda, elinden her iş gelir. Her derde deva bilir. Ve bunu öyle aşkla dillendirir ki; “coşkun sular gibi hep çağlasın, sözü - gücü hiç eksilmesin, gönlümüz sonsuza kadar dizinin dibinde” kalsın isteriz.

Öyle biri Zeynep TUĞ, birçok insan gibi benim de Zeynep Abam. 2015 yılının sonları ile 2016 yılının başı arasında Antalya Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’nca yaratılıp yürütülen “Antalya’nın Yerel ve Yöresel Ürünleri Envanteri” çalışmaları sırasında tanıştık kendisiyle. Korkuteli İlçemizdeki çalışmalarda proje sorumlusu arkadaşlar bürokrasi aşamasını hallediyorlardı. Ben boş durmak yerine bir yaratı ile uğraşırken geldi aracımıza. O gün hiç hesapta yokken köyden ilçeye gelince yetkin meziyetleri ve yöre kültürü hakkındaki bilgisi nedeniyle bize yönlendirmişler. Gelişi bizim, benlik olmasın en çok duyan olarak benim kısmetimmiş. Gelir gelmez birbirine uyumlu iki parça gibi buluştuk ve zaman büyük bir verimle tıkır tıkır işlemeye başladı. Okudukça hayran olup takdir edeceğiniz, çoğu zaman küçük dilinizi yutacak kadar şaşıracağınız şeyler öğreneceksiniz. Evrenin hayrına bu bilgileri sizlere üç bölümde aktarmak istiyorum. Hadi ilk partiye buyrun..

Zeynep Aba 60 yaşında bir Anadolu kadını. Ev hanımı, çiftçi ve birazdan aktaracağım konularda özgün bir yaşam ustası. Korkuteli - Büyükköy - Kırkpınar Yaylası’nda doğmuş. Şimdilerde eşi Yeşilyayla’da imam olduğu için iki oğulları ile orada oturuyorlar. Tahsili ilkokul ile sınırlı kalmış ancak yıllar sonra ortaokulu ve liseyi dışardan bitirmiş. Bununla da yetinmemiş, 53 yaşında ehliyet almış. Yakında üniversite okursa ne alâ..

En özgün yanlarından biri yörede kaybolmakta olan özgün Alafaradın Kilimleri’nin son neferlerinden olması. Bu konuda Halk Eğitim Merkezi himayesinde açılan kursta haftaiçi günde 8 saat usta öğreticilik yapıyor. Bunun kadar benzersiz bir yanının organik süt ve süt ürünleri gönüllüsü ve yaşatıcılığı olduğunu öğrenince ilkin “güzel yoğurt nasıl yapılır?” ile başlıyoruz dopdoğal sohbetimize..

Güzel yoğurdun ilk şartı yem. GDO’lu olanlar var ya, genetiği değişik buğdaylar. Onların yoğurdundan da, sütünden de uzak durun. Bundan 10 sene önce 12 ton hınzır kemiğinin üğütülüp fenni yeme girdiğini öğrendiğim an;
“ – Bu iş bitti, dedim bizim hacıya. Bitti, bi daha yedirmem!” Şimdi getiririm bi kamyon köylüden, üğütür üğütür veri(ri)m. Biz yemlerimizi “bizim” buğdaylarımızdan yapıyoruz. Eski buğdaylarımızdan öğütüyoruz. İneğimize göcesini (bulgurdan küçükçe öğütülmüş buğday -ki yörede tarhana yapımında da kullanılır-) veriyoruz. Fenni yemdeki yoğurtla bizim verdiğimiz yemin yoğurdu kıyas bile edilmez..
- Nedir o yerli tohumdan elde edilen buğdayların isimleri?
- Sarı buğday. Bizde; “Gocabuğday” da “sarı buğday” diyelim.
- Gocabuğdaysa Gocabuğday diyelim biz.
- Gocabuğday. Ekmeği de ondan yaparız. İneklerimize de ondan veririz. Bu şeyler de çok dikkatliyim ben. Çorum çocuğum dengeli büyüsün, sağlıklı olalım diye ben ineklerimin yemine varasıya kendim üretiyom.
- İlk kayıt şartımız yem. Yemi geçtik. Evet, güzel bi yemle..
- Yeme fazla bi katkı girmeyecek.  Mesela o yemlerdeki kemikler.. Hastalıklı kemik öğütüyorlar mesela. İnek hasta mı sağlıklı mı demiyolar. O kemikler üğütülüyor, gonuyor yemlere. Bu oldumu yemden süde geçiyor. Sütten bize geçiyor. Biz hastayız.
- Biz hastayız, doğru. Çoğumuz da hastayız. Hem bedenen, hem ruhen hastayız.
- Herkes hasta.
- Peki, nasıl öğütücez yoğurdumuzu? İkinci şart?
- Yoğurdumuzu önce tüp gullanmeyoz.
- Ondan önce ama bişey söyledin sen. Sağımı konusunda.
- Önce tabi, el sağımı. Enerjiyi elden alcek ineğin göğsü.
- Değil mi? Makineyle sağılmamış olacak.
- İneğin göğsünü tertemiz yıkecez. Makineye girdikten sonra hem çeliğe temas ediyo hem naylon şeylere memeler, tabi plastik de..
- Evet, kendi enerjimizi aktardık,
- Elle sağdınmı o süt kendi kendine veriyo özünü. Güzel geliyor o süt. İnek de hevesli, biz de hevesli sağıyoz. Makinede ne gadar desen inek stres bile oluyo. Elde sağarken bi de güzelce bi radyo getirdin mi.. 
- Ayy..:)
- Radyo getirim ben ineklerimin yanına. Uzun havaları çekdiirim.
- Yaşa..
-İnek güzel bi süt verdimi. Benim babam öyle yapardı. Sütümüzü de kendi elimizle sağdığımız zaman ben hiç tüpte süt kaynatıp da yoğurt yapmadım.
- Odun ateşi yaa..:)
- Odun ateşi, köz. Hani o isli ateş bi geçer. Kaynamaya başladıktan sonra yedi dakika kaynatırım en fazla. Şoklamaya alırım. Soğuk suda şoklarım. O da işte 2-3 dakikada şoklanır. 
- Şoklama nasıl yapılıyor?
- Soğuk suya oturtuyosun. Çok soğuk suya mesela.
- Leğenin içine koyup?
- Buzun varsa leğenin içine buz atarsın.
- Bu şoklamanın amacı nedir ablacım?
- Kırılmayan mikroplar anında kırılıyor. Ani hızla şoklanan peynirde mesela çok önemlidir. Ani şoklican. Ondan sonra bizim derecemiz yoktur. Köy kadının eli, derecesi bu parmaklardır(serçe parmak). Parmamızı  goyarız, 1-2-3-4-5-6-7-8. Böyle sakin saycez. Elin dayanıyosa hemen yoğurt üğütceksin. Hemen. Öyle beklemecen. Beş litreye beş çay kaşığı. Altı goyarsanız gene yoğurdunuz kötü olur.
- Allah Allah. Bakar mısın ya?
- Bi de aynı ısıda durcek. Örtün, basdırın yani. Ne gadar batdaniyeniz, dolağınız (atkı) varsa. Pamuklu, yünlü batdaniyeler, şeyler. Ama elyaf yok. Elyaf alır, vermez.
- Yaa, doğru. Diğerleri nefes alıyo.
- Alır, vermez enerjiyi.
- Alır, vermez kısmı çok önemli biliyo musun? Üstümüze örttüğümüz yorganlar da enerjimizi alıyo, enerji vermiyo. De mi? yünlerde, pamuklarda öyle mi ya?
- Evet, tabi canım. Püfür püfür yatarsın. İnsanı sabaha gadar dinlendiren tek şey yündür.
- Evet, yoğurt ne kadar duracak kapalı?
- 4 saat. Ondan sonra açıyon. Kapalı şekilde dolaba koyuyon.
- Keşke dolaplar da olmasa kuyularda falan soğutsak. O da doğal olsa. Bi yerde ona mahkûmuz. Evet?
- Ondan sonra iki gün bekletceniz yoğurdu. Kestiğin zaman sulanır. Tadı kaçar. O yoğurt güzel olcaksa organik yem yemiş inekten olacak. Fenni yem yiyen ineğin sütünden yapılan yoğurt süner. Hazır yoğurda mahkûm olursunuz. Üğütemiyoz, yapamıyoz, diye başarısız galırsınız.
- Dediler ki; pastörize sütle de çok güzel yoğurt olur, evet yoğurdu gibi olur dediler. Denedim ama hakikaten sünüyo..



- Şimdi ona geldik. O kültür böbrekleri bitiriyor. Bedenden bi sene gitmiyor o kültür. Geç geç geç geç. Bir sene böbrekle(ri)ne zarar veriyor. Bunların ölümünün sayısı bile, diyalize girenin sayısı, ölümü, hepsi verilik nodüllerde. 
- Peki, tereyağını nasıl güzel yapcaz?
- Tereyağını, o da ısıtma ile yapıyoz. İneğin memesinden çıkınca az daha ısıtıyoz yani. 35 dereceye gadar ısıtıyom ben. O da doğal ateşte ama bak, tüpte değil. Biz suni bilmeyoz. Ben bi köylü kadınım ama böyle şeyleri konuşmasını belki beceremem.
- Estağfurullah.
- Hep köy ateşini gullanırın ben. Biz tüp bilmeyoz. Gine, is girmeyo süde. İs girerse tad bozulur. Ateşi yakdınmı is çıkana gadar beklecen, bitcek. Tencere ya çelik ya kalaylı kap olcek. Alimiyon hayır.
- Neden?
- Alimiyondaki katkılar çıkıyo süte. O zehir..
- Bize de çıkıyo. Beyne de çıkıyo.
- O zaten sonraki iş. Önce sütü gonuşuyoz ya.
- Alzheimer yapıyomuş biliyo musun?
- Unutganlık. Ya sitresli gişi unutgan olur gızım. Sitres başda. Bu sitresile uğraşmamak için gadınlar bunile (bununla) uğraşsa yetiyo zaten sitrese. En azından; “ben organik yiyon yani” deye kendine bi güveni gelcek. 
- Evet, evet..
- Ee yoğurdu hazır ye, peyniri hazır ye. E kefir yemiyola, kefir vücudun galayı.. Hiç kimse kefiri yemiyo. Herkesde inek var halbüse.
- Bu söyleşiyi olduğu gibi köşemde yayınlıyorum. Herkes öğrensin.
- Herkes öğrensin. Kefiri, gerçek yoğurdu herkes öğrensin.
- Bu söylediklerin çok önemli.
- Peynir, çökelek. Mesela çökelek çok önemli ya. Çökelek çok önemli. Yapmıyolla o gadar basit şeyi. Ben şaşıyom ya. İyi de bu çocuklarınız noluyo? Hep obezite oluyo. Ben damak tadıma düşkün olduğum için şişmanın ya. Çok yerim ben..
- Canım benim, yarasın. Evet, tereyağına dönüyoruz.
- Tereyağında kaynatmiyoz, onu ısıtıyoz. Eski makinelerimizde çekiyoz. Hem ekzersiz yapıyoz. 35 derece ısıtıyoz. Çünkü bazı mikropların ölmesi lazım.
- Nasıl anlıyoruz 35 derece olduğunu.
- Derecem var benim. Hem elimle de bilirim. Derece olcek ben kaç yıllık görevliyim? 20 yıllık görevliyim.  Ilıtdık. Eski süt makinelerimizde çekiyoz. Ceyran yok. Hem eksersiz yapıyoz. Böyle çekerim ben (ellerini döndürüyor). Biraz bunu kullanırım, biraz bunu (sağ-sol). Hem bi de hoşuma gider. Radyom da son ses çalışır.
- Ben de hiç radyosuz durmazdım köyde..
- O radyo çalışcek illaki. Ben süt çekerke de çalışcek, ev işi yaparke de. Radyosuz yapamam. Çok keyifli yaparım. Talebele(ri)me de öyle diyom; “keyifli yapın bu işleri” diyom. Yapcesek bu işi keyifli yapalım..
- Harikasın sen.
- Onlar da; “senden çok şey öğrendik” diyolar. Çünkü hepsini tarif ederim bööle. Ondan sonra gaymağı yaptık mı? Gaymağı gaynadıyoz.
- Ha, kaymağı çektik, o da ayrıldı.
- Fokur fokur gaynıyo böyle. Soğutuyoz, dolaba atıyoz. Buzlu(ğu)na. Buzlukta iki gün duracak. Kaynatmadan attın mı karaciğere ince böce, çok küçük kurtlar giriyo. O da rahatsız ediyo. Biz bilmeyoz, böyle yaşeyoz.
- Sen var ya.. Maşallah sana.
- İnce kurtlardan uzak durmamız için bu organik yoğurtları yemeliyiz.
- Parazit konusu çok önemli.
- İşte parazit diyemiyom da ben.
- Ay canım.
- Benim suçlarım bunlar.
- Estağfurullah. Ne suçuymuş o?
- Bize kurt diye öğretildi.
- Ne suçuymuş? Ee, bağırsak kurdu doğrusu da biz de şimdi parazit diye biliyoz. Suçsa bu da bizim suçumuz.
- J Bunlar karaciğere geçmemesi için bunlara çok dikkat etmemiz lazım. Mutlaka kaymak kaynicek. Buzluğa atıp 600 derecede kırılmayan mikroplar orda kırılır, iki gün durduğu zaman. Yok oluyor yani. İçinde yok eder. Bi de kayneyoya. Bunu indiriyoz, bi tülbent. O tülbent de sade sirkeyle, sabunla yıkanan bişey.  Zeytinyağlı sabunna yıkancek. Deterjan deymecek. Kesesine de tülbende de hişbişe kullanılmecek. Saçde, başde  dülbende dakıp da; “ee, süzüveren (süzüvereyim)” dediğin zaman olmeyı yani. Bunda mantar da olu, kel de. Her mikrop olur saçda. Hele bizim köy gadınları, bakımsızız.
- Ay ayy. Hiç de bakımsız değilsin.
- Bunu temiz, bi tırtırlı şeyim vardır benim, çelik yağ bulama leğenim. Onda buluyom. (Bulamak: elle tek yönde çevirmek) Soğuk suyla buz gibi yıkıyom. Bi de güzelce, mesela yoğurt bakırlarına ya da en güzel çeliğe goy, ters çevir. Yavaş yavaş suyunu salar. Hiç yağdan kaybın olamaz senin. Su gider. Tuz bile atmam. Tuz da kullandığımız bizim kaya duzu. Değirmene girik değildir duzlarımız. Hiç. Yediğimiz tuzlar. Misafire goyduğumuzda utanmayız bile. İri iri, patır patır yeriz.
- Niye utanacakmışız?
- Bak, istediği gadar durar o yağ. Hiç ekşimez, acımaz. Çok güzel olur.
- Nerde saklıcaz, buzlukta mı saklıcaz?
- Dolapda, aşşada. Bişey olmaz, diyosun..
- Peki, peynire gelelim..
- Peyniri hangisini yapıyoz?
- Dedin ya iki türlüdür dedin peynirin mayası.
- Üç türlü, beş türlü.
- Mayası, mayası.
- Haa. Ona girmeyelim, ötekine yoksa beni yokederler..
- Etmezler, etmezler..
- Ederler. Çünkü ekmeğe de goyuyolar onu, onsuz olmeyo. Hiçbir şey o mikropsuz olmeyo. Yediğimiz herşeye giriyo.
- Ne demek istediğini anlamadım ama..
- Hani o hınzır ürünleri var ya. Onu goyuyolar mayalara.
- Öyle mi?
- Bi de hava atıyolar bize.
- Biz evde nasıl doğal yapcaz peki?
- Doğal yoğurt ve nohutla. Nohudu güzelce kaynat. Çok kaynatcen nohudu. Nohut da gübresiz, organik olcek. Gübresiz nohut. İyice kaynat, kaynat yer ateşte böyle. Yer ateşin yoksa düdüklüye koy. O iyice böyle bulgur bulgur olur böle elinile. Temiz elle onu güzelce bi hamur et. Ama çok da değil. Çok suyla değil. Az bi suyla, kendi suyunna yap. İçine bi bardak yoğurt koy. Öyle hamuru yoğur, goy. Hamur gelir (mayalanır). Ondan bi maya al, sakla onu. Bizim mayamız budur yani.
- Ama bu hamur mayası.
- Hamur mayası işte.
- Ben sana peynir mayasını soruyom annecim.
- Ay, nerden aklım oraa gaydı?
- Peynirden açıldı. İki mayası vardır peynirin dedin sen. O yüzden. Bu hamur mayası tamam. Kabuklarını alıyoz mu o nohudun?
- Gabığı galıyo. Yoğurtla karışdırıyoz. Tutam tutam alıyoz. Hah, onu(n)la unu yuğurduğun zaman, benim bu tarif ettiğimle, hamur gabarı. Ondan bişir, bişir. Bu gadar (bi avuç kadar) alago. Goy dolabına. İkinciyi onula mayala gari. 
- Bu da çok lezzetli oluyo ayrıca de mi?
- Canım bizim eski, annemizin bildiği buydu. Şimdi napıyoz? Gidiveyoz. Bi maya buluyoz, geliyoz. Hemen o da getiriveyo ya hamırı. Keyif oluyoz. Halbükü vücuda zararı ne kadar onun? Hiç salmeyo böbrekler onu. O katkıları salmeyor.
- Senin demek istediğini ben anladım. Hazır mayalardaki o maddeyi anladım ben.
- Ben onu demeye çekiniyon, zaten onu adı bile anılmeyo yani. 
- Tarımı bitiren unsurlardan birisi. Bizim köylerde yaptığımız anketlerde, derlemelerde gördüğümüz. Tarımı bitiren unsurların başında geliyor.
- Market ürünü olup jelatin olmayan yoktur. Ondan sonra bunu herkes de yeyor, keyif oluyor. Neden kızım biz bu hale geldik?
- Neden bu kadar sinirliyiz acaba? Biraz da onun etkisi var. Çünkü o hayvanın genleri geçiyor yiyeceklere. Yediklerimiz de bizi sinirli yapıyo.
- Hele o yavrucaklara market ürününü nasıl alışdırıyonuz, kolaya? Kola dişleri dibinden bitiriyor.
- Evet. Peynir mayasına gelelim..
- Ben hazır peynir mayası kullanmeyom Öznur.
- Aferim. J
- Çünkü neydiği belli değil. Onlarla peynir yaptığın zaman leş gibi kokuyor. Ben biliyom. O leş gibi kokan peynirleri hemen çuvallara basıyolar. Nişastayla cizmelerle giriyolar. Güzelce bir harman ediyolar. Acısını, şeyini aldırıp, o kokuyu havalandırıp buzluğa gidiyo. Ondan sonra çıkarıyolar, ne güzel peynir. O hale gelesiye kadar güzel güzel paket peynir satsana. Satamıyolar. Hep çuval peyniri yapıyolar. Neden? Peynirler olmuyo artık. Salamura olmuyor. Hep ineğin yediği bozuk yemlerden.
- Katkı maddeleri ile düzeltiyolar.
- Benim peynir mayam; sirke, limon tuzu, limon.
- Onlardan maya yapıyosun? Nasıl? Ne oranda karıştırcaz?
- Biz kendi yiyeceğimiz kadar ürettiğimiz için 5 litre süte bi çay kaşığı limon tuzu, bi çay kaşığı tuz ama hiç de(ği)rmene girmeyik tuz. İri, kaya tuzu.
- Bi de sirke dedin?
 - Sirkeyle de maya olur. Üstüne limon da gezdirsen de olur. Peynir telem telem olur. Bulgur bulgur olur.
- Şimdi, bir çay kaşığı limon tuzu ile bi çay kaşığı tuzu karıştırıyosun.
- Karıştırıyon. O duruyor. Süt kaynamaya başladığında o iri tuzdan şöyle ekeliyon. O gene gaynamaya çalışıyor. O limon tuzunu da eritip suyunu hemen döküyon. Zaten su bi yana gider, peynir bi yana gider. Anında yap peynirini, sabaha çocuklarına börek yedir.  Çok basit. En güzel peynir budur.
- Peki, sirkeli olanı?
- Sirkeli olanı da gaynevecende (kaynayacağı sırada). O çok önemli. Onu herkes yapamaz. Böyle daşmaya (taşmaya) başladımı sirkeyi dök, hiç elleme. Ateşi kapat.
- Ne kadar sirke?
- Beş litreye bi çay bardağı. Elma sirkesi veya üzüm sirkesi. Döktüğünde anında su bi yana gider, peynir bi yana. İster kesede süz istersen süzgece koy. Sabah kadar süzdürdünmü üstünde ağırlık koyup kiremit gibi olur.
- Sen Allah bilir bunu deriye de tepiyosundur.
- Benim müşterim çok, deriye deptirmiyolar.  Benim şu kadar yağımı alıyolar elimde bulunan. Yağ, peynir ne bulurlarsa. Fırsat vermiyolar. Ben kalıntılardan basıp ediyom.
- Yağları da karına bassan..??
- Yaa.
- Ben sana yardımcı olarak geliyim boş zamanlarımda.
- De mi, o garının yağı ne lezzetli olur.
- Durdukça lezzetlenir.
- Bak şimdi var ya ben napıyom? Kendim organik sarı buğdayımı üğütüyom, kepeğini tekrar üğütüyom. Ruşeym var ya Ruşeym. Rüşeymle o kepeği gatıyom böyle içine ekmeğin. Bir yazılıyo böyle. Peynir kendiyin, yağ kendiyin. Oturdun mu..
- Oohh, tadına doyulmaz. Odun ateşi, sacın üstünde. Allaahh..
- Hepsi.
- Çay konusunda ne düşünüyosun? Şimdi yanında çay geldi aklıma. Çay konusunda ne düşünüyosun?
- Çayı seviyom. Çayı hep limonlu içmeyi tercih ediyom. Limonsuz çay içmiyoz. Çocuklarıma da onu öğrettim. Çünkü kansızlık, demir eksikliği, başına bi sürü hastalık çıkıyo.
- Limon bunu önlüyo mu?
- Tabi, önlüyo. Açık içiyom. Zaten de limon çok faydalı. Hem de yararı da var çayın biliyon mu? Dinlendiriyo. Bak biz köyden geldik, hemen ilk işimiz çayı önden içirdim. Ekmekten sonra çay içirmem ben. Bi saat - iki saat sonra. Ondan önce tercih ederim. Tatlıyla çayı ondan önce tercih ederim. Bi dinlensinler diye.
- Başka sevdiğin yemeklerden, böyle özellikle tercih ettiğin? Besleyici yemeklerden?
- Tarhana.
- Eveet. Bi anlatır mısın nasıl yapıyosun?
- Tarhanada herşey var. Yoğurdundan, domatesinden, biberinden. Sarımsak zaten doğal ilaç. Her gün sarımsağı alan vücut hasta olmaz. Biz her sabah tarhanamızı yeriz. Bunun yanında köy yumurtası olur. Pekmez olur, bal olur, üzümü olur. Hepsi olur ama önden tarhanayı bi alırız. Kalp - damar hastalıklarına karşı çocuklarıma zeytinyağı ve tereyağından başka yağ yedirmedim. Kalp-damar hastalığı sadeyağdan değil öteki yağlardan oluyor zaten. Şimdi bizim napıyolar biliyon mu? Biz diyolar bi kaymak alıyoz, hemen dönüveyo. Zaten bir liralık atık yağ koyuyorlar sütün içine. Çekiyolar makineyle, hemen yağ oluveyo. Bizde öyle olmeyı ki yağ. Ben dolaba goymasam saatlerce bu kol döner. Ama şimdi pratik yolunu öğrendim. Hemen onlardan pratik yapıyom ben. Tereyağını, dolamasını.
- Yani pratik yöntemi dediğin buzluğa koyma işi. O hemen getiriyo diyosun de mi tereyağını?
- Tabi hemen getiriyo.
- Getiriyo diyoruz çünkü biz, aynı dili konuştuğumuz için. Getiriyo demek,
- Çabuk oluyo demek.
- Evet, kaymağın tereyağına dönmesi demek. Bunu da açıkliyim ki sonra şey olmasın. “Ne demek getiriyo, kim nereye getiriyo?” denmesin.
- İşte bizim köy konuşmalarımız öyle.
- Evet. Başka, tarhanayı nasıl yaptığını anlatacaktın. Baştan ama taa baştan.
- Yine geliyoz işte organik hepsi. Yayla domatesi,
- Evet, gelelim. Keşke hiç ordan gitmeyelim.
- Hiç ordan gidemiyom çünkü benim alışkanlıklarım bi tek o. En çok üzerinde durduğum sağlığım. O kaybolmasın. Tarana çok basit. Yoğurdu gene böyle, kendi yoğurdumu üğüttüğüm gibi. Domatesi gene elde sıkma. Makineye koyma yok. 
- Rendeyle mi?
- Evet. Hiş makineye girmecek bunlar. Makineye girdiği an azalır vitamini, şusu busu. Demirli şeyler deymecek. Sade elden alcek enerjiyi hamur. Bi kişinin başı ağrısa, elini koysan o ağrı geçer diyolla ya. Nasıl biliyom biliyon mu? Bizim başımız ağrırdı; “ - Baba bizim başımız ağrıyo” derdik. Bi de anasının adıydım ya, geli bubam böle, sanki o anda geçmiş gibi olurdu. 
- Ayy. Evet, tarhanaya dönelim. Biz konuyu çok kaynatıyoz bak seninle.
- Ama kaynatıyoz seviyom konuşmalarını, çünkü bene (bana) uydu. Uymasaydı ben böyle uyuklardım şimdiye içinizde. Taranada genetiği değişik buğday olmecek. Hamuru kepekli olcek. 
- Hamur mu olur, yarma gibi mi olur? Göce.
- Yarma olmecek. Bildiğin nohutla. Nohutla buğdayı tertemiz yıkar kurutursun, değirmende üğütürsün.
- Nohut da mı üğütülür.
- Tabi, nohutla, yoksa..
- Ne kadar büyüklükte olacak?
- Bi tenekeye beş kilo.
- Hayır, hayır. İriliği?
- İri un olur o.
- Un olcak, haa..
- O dereceli un olur. Öyle ekmek unu olmaz. 
- Eski el taşlarında mı?
-Yok, gara dermenlerde. Onlar da ceyranlı da gara dermen gibi üğüdüyo, kepekli. Yeşilyayla’da. Olmasa da ben kendim 15 sene dermencilik yaptım babamın evinde.
- Maşallah.
- Bilirim yani. O dermenleri bulurum. Ondan sonra yoğurdunu, domatesini, feslikenini, nanesini bi garma yaparsın. Bekletirsin 1-2 saat. İyice özleşir. Bi teneke una 6-7 kilo domates, 10 kilo kadar da yoğurt. Yoğurduna çok özen gösteriyoz. Temel gıdası yoğurt.
Ondan sonra da bişerke (pişerken) sarımsağına çok önem veriyoz. Böle gararız. Pamuk çuvallara goycen. Naylona goymecen. Pamuk çuvalda hem küf olmaz hem ekşi suyunu hemen atar. 21 gün durdurdunmu övelemesi (ufalaması) de çok basit olur.
- Pamuk çuvalda yığılı mı duruyo böyle?
- Tabi. Hamur halinde durar. 21 gün durduruz. Ondan sonra sereriz. Gene böyle pamuk sofra bezlerine. Naylonları hiç tercih etmeyoz. O hemen suyunu alır pamuklu şeyler. Hiş gullanmadımız çarşaflarım vardır. Tertemiz goyarım. Tekrar zamanı geldiğinde ona yaparım. Kurutur goyarsın tarananı.  Onu bi gış da yeriz.
- Onu kışın nasıl yapcaz, pişirirken?
- Bişirirken önce tereyağını, domatesini, biberini hafif gavrıklarsın. Biberi en son goyarsın. Yandımı tarananın üsdüne çıkar. Soğuk goyarsın suyunu tencereye. Isıdık oldumu topak topak olur taarana. Suyunu godunmu hemen taranasını goyun, garışdırı, garışdırı bişirin.
- Kaynayana kadar da yine enerji akıttın mutlaka..
- Zaten sevgiyle yapmadığın her yemeğin tadı olmaz. İlle o sevgiyi goycen o yemeğe. Heves etcen yani.
- Çok tatlısın sen.
- Bunu yerken çok güzel yersin. Enerjili yemek. Mesela bi patates yemeğini önemsemezsin. Güzel güzel gavruklasan, sarımsağını. Sarımsaksız hiç yemek yemem. Hiiçç. Pirinç çorbası dahi olsa ille ona gircek o. “Tansiyonumu düşürüyo” diyo bazısı. Hiş de düşmez benim tansiyonum. Tansiyon, şeker bilmem zaten. Yoktur benim öyle bi rahatsızlığım da.   
- Maşallah. Neye bağlıyosun bunu?
- Sağlıklı olmak için organik. Esgiye döncez.. Dedenden, nenenden ne gördüysen o. Hişbir alime, bilgice sormecez bunları. Dedesinde nenesinde ne gördüyse ona döncek. Yoksa sağlıklı yaşam yok..