12 Mart 2017 Pazar

ÇÖPÇÜ

ÇÖPÇÜ

Güllük’ten Teomanpaşa Caddesi’ne girdiğinizde solda külüstür bir dükkanda kitap satardı..
Dükkanının adı da; “Çöpçü” idi..
Kor sıcakta, kör eden soğukta, er sabah, ibadet eder gibi ordaydı.
İlerleyen yaşına rağmen bir dakika durmaz, ya kitap dizer, ya insanlara dervişçe hizmet verir ya da okurdu.

İlk ne zaman tanıştık hatırlamıyorum.
Çok mutlu olduğum bir özelliğim yolumun üstündeki herkese selam vermek, yardıma ihtiyacı olana el uzatmak, araçların üstlerine süre süre paçavra ettiği bisiklet yolu ayraçlarının mezilden çıkanlarını, benim gibi bisikletseverler kaymasın diye, düzeltmek gibi şeylerdir. Selam vermeye verirsin de herkesten aynı sıcaklıkta alamazsın. Eş ruhlar mıknatıs gibi çeker birbirini. O selamımı besleyerek karşılayan biriydi.

O kadar naif ve muhterem bir insandı ki adını sorsam kırmaktan korkardım.
Bazen yaya çoğu zaman bisikletle önünden geçerken ayakta değilse “günaydın hocam” diyerek ayağa kalkardı. Bizim köyde “beni mahcup etme” anlamında; “benim eğemi yamma” denir. Yerin dibine girerdim. Ne hocası? Biz onların ekmeğinin tuzu değiliz.

Son yıllarda birbirimizi her görüşte selamdan öte söyleşir olmuştuk.
Bazen yazı veya şiirlerimden bir çıktı alır, sunardım. Gözlerinden fışkıran çocuksu sevinçle alır, hürmetle bana özel dosyaya koyardı. Çoğu geçişimde bir şey ikram etmeye çağırırdı. Ya işe ya eve koşturur, ya pazardan bisikletin kolları dolu geçer ya da kedilerime yetişmeye çalışırdım. Ben bazen börek, pişi yaptığımda, annemin “hısda dağıtmak” dediği paylaşım gibi, O’nun payını bırakmadan geçmezdim. O da bana kendi lokmalarını sunardı. Ya Tahtacılık veya şifacılık konusunda özel bir kitap..

Bir gün söyleşi yapayım isterdim O’nunla. Kimdi, nereden nereye gelmişti? Bir kaç kez oturup özel hiçbir şeye girmeden zamaneden konuşmuştuk. Bu konuşmalardan birinde eşinin kanser olduğunu ve O’nun tedavisi için doktora taşındıklarını söylemişti. Buna rağmen hep sevecen bakışlı, bilge huyluydu..

Bu kış dükkânı eskisi gibi erken açmamaya başlamıştı. O kadar çetin geçti ya bu yıl. O kadar erken ekmek almaya bile gidemez olmuştu insanlar. Bir de malum, memleketin kanı çekildi adeta. İşsiz, umutsuz insan çoğaldı.  Öğlen eve yemeğe giderken açtığını gördüğümde sevinirdim.

Sonraki günler öğlen de açılmaz oldu. Telefonunu aradım, yanıt yoktu. O ara yine kendi gibi gül yüzlü bir hanım kız aldı yerini. Kızıymış. Babasının iyi, sadece biraz işleri olduğunu söyledi. Kabul eder gibi boyun eğdim ama içimde bir evham vardı. Nice sonra geldi. İyi olduğunu söylüyordu.

Birkaç gün sonra baktım, dükkânda kiralık levhası var. Dünya başıma yıkıldı. Yan dükkândaki ablaya sordum. “Kapatıyor” dedi hüzünle. Meğer o gelmediği günlerde tutukluymuş. Hiç sızlanmaz, kimseyi suçlamazdı. Bu konuda tek bir kelime etmedi ama korsan kitap satmakla suçlamışlardı. Her “korsan işler yapan”ın cezası verilseydi biz de haklı görebilirdik bu yaştaki bir insana reva görülen muameleyi. Ona sıra gelene kadar ne çok can yakanın, hak yiyenin, insanlıktan utandıranların sırtı sıvazlanmadı ki..

Birkaç güne “Çöpçü” de gitti ordan, çer “çöpü” de. Yerinde bomboş, tamtakır bir dükkan, üç duvar ile önüne kitaplar serpiştirilmeyen bir duvarlık pencere kaldı.. Oysa o “çöpler”; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nice neslin tohumları idi.. Çoktandır topraklara kısır, yüreklere de sevgisiz tohumlar ekilir oldu..

Çorum’dan ziyaretime gelip iş yerine uğrayana kadar emanet ettiğim cana bile bir iki kitap hediye etmişti. Herkesin eğilimini bilen, gönlüne göre kitaplar sunan koca yürek –içim yanarak söylüyorum- dönmemek üzere sokağımızdan çekildi.. Her geçişte gözlerim doluyor, kederli ve kırgınım.. İnsanların sevgiyle besli bilgiye ulaşmasının önüne bir ket daha vuruldu.

Gönülleri süpüren “Çöpçü”ler bir bir temizleniyor.
Bakalım bundan sonraki “çöpleri” kim “temizleyecek” ya da “çöpler” kimleri?

Öznur TANAL 1 Mart 2017 - ANTALYA


KULAK VERİN BU ÇAĞRIYA..

DOĞARKEN FARKI DOĞMADIK,
AYIRMA BİZİ KENDİNDEN,
YAKIŞMAZ BİZE İKİLİK,
AYIRMA BİZİ KENDİNDEN.. 

demişti yağmur gönüllü ozan Muhlis AKARSU. Ayırdılar. 2 Temmuz 1993'te Sivas’ta insanlığı utandıran bir vahşetle yaktıkları 37 candan biriydi.. 

Neydi işlerine gelmeyen, paylaşamadığımız?.. 

Bugünlerde aklıma gelip duruyor;

BEYLER TAHTINDAN İNERLER,
AYAKSIZ ATA BİNERLER,
TOPRAĞA GÖMÜP DÖNERLER,
BİR DOST, BİR POST YETER BANA.. demişti Seyit Sefili de..

Herkes binecek o “ayaksız at” tabuta.. 
Mazlum gibi zalim de, alleme-i cihan da..
Oysa hepimize yetecek kadar nimet var Dünya’da..
Her geçen gün talan edilse de; 
Toprağımız bitek, sularımız coşkulu, doğamız can fışkıran cinsten..
Otumuz deva, suyumuz şifa, her canımız ayrı bir dünya, umman-ı derya..
Bir de kardeşçe yaşasak, olmaz mı ya? 
Çok bişeye ihtiyacımız da yok aslında..
Dünya dolu malımız olsa kursağımız kadar yiyebiliriz anca.
Ne bu doymazlık, ne bitmez kavga?..

“BU YIL BÖYLE GİDERSE, HALİM HARAPTIR BENİM!” diyordu ya bir Anadolu Türküsü..
Birimizin değil hepimizin hali harap olacak, dümeni hep çatışmaya kırdıkça..
Ve değil bölüşemediğimiz için kavga edecek, gömülecek bir karış toprağımız  kalmayacak sonunda..

Bütün inançların öbür dünyada vaadettiği ilahi huzura bu dünyada kavuşmak için;

Birbirimizsiz bir yaşamın mümkün olamayacağını anlamaktan, 
Her varlıktaki Tanrısal Öz’e ve yaşam hakkına saygı göstermeyi öğrenmekten,
“Ayaksız At”ı hiç akıldan çıkarmadan, yaratılan herşeyi koruyup kutsamaktan,
Birlik olunca ne mucizeler yaratabileceğimizi görüp bu uğurda çalışmaktan,
Bu toprakları bize yurt edenlerin sorumluluğunu hep duyup emanetlerini korumaktan.. başka çaremiz yok..

Tek bir kurtuluş yolumuz var; SEVGİ..

“Bizi yakar bizim ateş, söndürmektir tek çaresi..” demişti Koca Veysel..

Ey uygarlıklar beşiği, bilgeler diyarı Anadolu'nun kadim çocuğu,  canım kardeşim;

Biz kimiz ki ilahi bir birlik ve düzenle dönen bu evrene kafa tutalım?
Ateş bizi sadece ısıtsın, aydınlatsın. Gel söndürelim içimizdeki kini..

Bir hiç olduğumuzu görecek duruma düşmeden, özümüzdeki Hakk’la buluşmak, 
Dava Ayaksız At’tan sonrasına kalmadan insanlığın birliğindeki kudreti farketmek hepimizin hayrına.. 

Gel biz sevgiden, kardeşlikten yana duralım. Ağıtlar yerine hep bir ağızdan türküler söyleyelim. Anadolu'muzun eşsiz dokusuna uygun, el ele yaşayalım.. 

Dirlik - düzenlik, bolluk - bereket, kardeşlik ve ağız tadı için;

Hadi yanından bir sokulmalık yer aç ya da gel yanıma,

Yüreğimin sıcaklığına uzat elini..
Anca böyle buluruz Hakk'ın yolunu..
Canımı alma, can kat canıma..

Öznur TANAL 
21 Şubat 2017 

ANTALYA

18 Eylül 2016 Pazar

YÜREKİÇİ BİR CANDAN ORGANİK YAŞAM ÖĞRETİLERİ..








YÜREKİÇİ BİR CANDAN ORGANİK YAŞAM ÖĞRETİLERİ..

ÖNÜNDE KİLİM, DİLİNDE TÜRKÜ..
ELİ ŞİFALI, YAŞAMA SEVDALI, GÖNLÜ VEFALI
ORGANİK BİR CAN, BİR IŞIK İNSAN:
GÜZEL ANADOLUMUZUN KORKUTELİ’NDEN YAMAN BİR ANA:
ZEYNEP TUĞ..

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN BU SÖYLEŞİYE GÖZ - GÖNÜL KATIN..





Bugün size çok sıradışı bir varlığı tanıştıracağım. Yayla suları gibi duru, Yörük ayranı gibi koyu, kökboya kilimler gibi has ve sağlam. Tanımaktan onur duyduğum bilge bir insan. Başlığı okuyunca çok abarttığımı düşünebilirsiniz. Okudukça az bile dediğimi göreceksiniz..    
                                                                                                                    Bazı insanlar “yaşamın sırrına ermişlik” hissi uyandırır insanda .. İyi günde, kötü günde hava gibi, su gibi lazımdırlar. “İşcimen” deriz biz buralarda, elinden her iş gelir. Her derde deva bilir. Ve bunu öyle aşkla dillendirir ki; “coşkun sular gibi hep çağlasın, sözü - gücü hiç eksilmesin, gönlümüz sonsuza kadar dizinin dibinde” kalsın isteriz.

Öyle biri Zeynep TUĞ, birçok insan gibi benim de Zeynep Abam. 2015 yılının sonları ile 2016 yılının başı arasında Antalya Büyükşehir Belediyesi Dış İlişkiler Daire Başkanlığı’nca yaratılıp yürütülen “Antalya’nın Yerel ve Yöresel Ürünleri Envanteri” çalışmaları sırasında tanıştık kendisiyle. Korkuteli İlçemizdeki çalışmalarda proje sorumlusu arkadaşlar bürokrasi aşamasını hallediyorlardı. Ben boş durmak yerine bir yaratı ile uğraşırken geldi aracımıza. O gün hiç hesapta yokken köyden ilçeye gelince yetkin meziyetleri ve yöre kültürü hakkındaki bilgisi nedeniyle bize yönlendirmişler. Gelişi bizim, benlik olmasın en çok duyan olarak benim kısmetimmiş. Gelir gelmez birbirine uyumlu iki parça gibi buluştuk ve zaman büyük bir verimle tıkır tıkır işlemeye başladı. Okudukça hayran olup takdir edeceğiniz, çoğu zaman küçük dilinizi yutacak kadar şaşıracağınız şeyler öğreneceksiniz. Evrenin hayrına bu bilgileri sizlere üç bölümde aktarmak istiyorum. Hadi ilk partiye buyrun..

Zeynep Aba 60 yaşında bir Anadolu kadını. Ev hanımı, çiftçi ve birazdan aktaracağım konularda özgün bir yaşam ustası. Korkuteli - Büyükköy - Kırkpınar Yaylası’nda doğmuş. Şimdilerde eşi Yeşilyayla’da imam olduğu için iki oğulları ile orada oturuyorlar. Tahsili ilkokul ile sınırlı kalmış ancak yıllar sonra ortaokulu ve liseyi dışardan bitirmiş. Bununla da yetinmemiş, 53 yaşında ehliyet almış. Yakında üniversite okursa ne alâ..

En özgün yanlarından biri yörede kaybolmakta olan özgün Alafaradın Kilimleri’nin son neferlerinden olması. Bu konuda Halk Eğitim Merkezi himayesinde açılan kursta haftaiçi günde 8 saat usta öğreticilik yapıyor. Bunun kadar benzersiz bir yanının organik süt ve süt ürünleri gönüllüsü ve yaşatıcılığı olduğunu öğrenince ilkin “güzel yoğurt nasıl yapılır?” ile başlıyoruz dopdoğal sohbetimize..

Güzel yoğurdun ilk şartı yem. GDO’lu olanlar var ya, genetiği değişik buğdaylar. Onların yoğurdundan da, sütünden de uzak durun. Bundan 10 sene önce 12 ton hınzır kemiğinin üğütülüp fenni yeme girdiğini öğrendiğim an;
“ – Bu iş bitti, dedim bizim hacıya. Bitti, bi daha yedirmem!” Şimdi getiririm bi kamyon köylüden, üğütür üğütür veri(ri)m. Biz yemlerimizi “bizim” buğdaylarımızdan yapıyoruz. Eski buğdaylarımızdan öğütüyoruz. İneğimize göcesini (bulgurdan küçükçe öğütülmüş buğday -ki yörede tarhana yapımında da kullanılır-) veriyoruz. Fenni yemdeki yoğurtla bizim verdiğimiz yemin yoğurdu kıyas bile edilmez..
- Nedir o yerli tohumdan elde edilen buğdayların isimleri?
- Sarı buğday. Bizde; “Gocabuğday” da “sarı buğday” diyelim.
- Gocabuğdaysa Gocabuğday diyelim biz.
- Gocabuğday. Ekmeği de ondan yaparız. İneklerimize de ondan veririz. Bu şeyler de çok dikkatliyim ben. Çorum çocuğum dengeli büyüsün, sağlıklı olalım diye ben ineklerimin yemine varasıya kendim üretiyom.
- İlk kayıt şartımız yem. Yemi geçtik. Evet, güzel bi yemle..
- Yeme fazla bi katkı girmeyecek.  Mesela o yemlerdeki kemikler.. Hastalıklı kemik öğütüyorlar mesela. İnek hasta mı sağlıklı mı demiyolar. O kemikler üğütülüyor, gonuyor yemlere. Bu oldumu yemden süde geçiyor. Sütten bize geçiyor. Biz hastayız.
- Biz hastayız, doğru. Çoğumuz da hastayız. Hem bedenen, hem ruhen hastayız.
- Herkes hasta.
- Peki, nasıl öğütücez yoğurdumuzu? İkinci şart?
- Yoğurdumuzu önce tüp gullanmeyoz.
- Ondan önce ama bişey söyledin sen. Sağımı konusunda.
- Önce tabi, el sağımı. Enerjiyi elden alcek ineğin göğsü.
- Değil mi? Makineyle sağılmamış olacak.
- İneğin göğsünü tertemiz yıkecez. Makineye girdikten sonra hem çeliğe temas ediyo hem naylon şeylere memeler, tabi plastik de..
- Evet, kendi enerjimizi aktardık,
- Elle sağdınmı o süt kendi kendine veriyo özünü. Güzel geliyor o süt. İnek de hevesli, biz de hevesli sağıyoz. Makinede ne gadar desen inek stres bile oluyo. Elde sağarken bi de güzelce bi radyo getirdin mi.. 
- Ayy..:)
- Radyo getirim ben ineklerimin yanına. Uzun havaları çekdiirim.
- Yaşa..
-İnek güzel bi süt verdimi. Benim babam öyle yapardı. Sütümüzü de kendi elimizle sağdığımız zaman ben hiç tüpte süt kaynatıp da yoğurt yapmadım.
- Odun ateşi yaa..:)
- Odun ateşi, köz. Hani o isli ateş bi geçer. Kaynamaya başladıktan sonra yedi dakika kaynatırım en fazla. Şoklamaya alırım. Soğuk suda şoklarım. O da işte 2-3 dakikada şoklanır. 
- Şoklama nasıl yapılıyor?
- Soğuk suya oturtuyosun. Çok soğuk suya mesela.
- Leğenin içine koyup?
- Buzun varsa leğenin içine buz atarsın.
- Bu şoklamanın amacı nedir ablacım?
- Kırılmayan mikroplar anında kırılıyor. Ani hızla şoklanan peynirde mesela çok önemlidir. Ani şoklican. Ondan sonra bizim derecemiz yoktur. Köy kadının eli, derecesi bu parmaklardır(serçe parmak). Parmamızı  goyarız, 1-2-3-4-5-6-7-8. Böyle sakin saycez. Elin dayanıyosa hemen yoğurt üğütceksin. Hemen. Öyle beklemecen. Beş litreye beş çay kaşığı. Altı goyarsanız gene yoğurdunuz kötü olur.
- Allah Allah. Bakar mısın ya?
- Bi de aynı ısıda durcek. Örtün, basdırın yani. Ne gadar batdaniyeniz, dolağınız (atkı) varsa. Pamuklu, yünlü batdaniyeler, şeyler. Ama elyaf yok. Elyaf alır, vermez.
- Yaa, doğru. Diğerleri nefes alıyo.
- Alır, vermez enerjiyi.
- Alır, vermez kısmı çok önemli biliyo musun? Üstümüze örttüğümüz yorganlar da enerjimizi alıyo, enerji vermiyo. De mi? yünlerde, pamuklarda öyle mi ya?
- Evet, tabi canım. Püfür püfür yatarsın. İnsanı sabaha gadar dinlendiren tek şey yündür.
- Evet, yoğurt ne kadar duracak kapalı?
- 4 saat. Ondan sonra açıyon. Kapalı şekilde dolaba koyuyon.
- Keşke dolaplar da olmasa kuyularda falan soğutsak. O da doğal olsa. Bi yerde ona mahkûmuz. Evet?
- Ondan sonra iki gün bekletceniz yoğurdu. Kestiğin zaman sulanır. Tadı kaçar. O yoğurt güzel olcaksa organik yem yemiş inekten olacak. Fenni yem yiyen ineğin sütünden yapılan yoğurt süner. Hazır yoğurda mahkûm olursunuz. Üğütemiyoz, yapamıyoz, diye başarısız galırsınız.
- Dediler ki; pastörize sütle de çok güzel yoğurt olur, evet yoğurdu gibi olur dediler. Denedim ama hakikaten sünüyo..



- Şimdi ona geldik. O kültür böbrekleri bitiriyor. Bedenden bi sene gitmiyor o kültür. Geç geç geç geç. Bir sene böbrekle(ri)ne zarar veriyor. Bunların ölümünün sayısı bile, diyalize girenin sayısı, ölümü, hepsi verilik nodüllerde. 
- Peki, tereyağını nasıl güzel yapcaz?
- Tereyağını, o da ısıtma ile yapıyoz. İneğin memesinden çıkınca az daha ısıtıyoz yani. 35 dereceye gadar ısıtıyom ben. O da doğal ateşte ama bak, tüpte değil. Biz suni bilmeyoz. Ben bi köylü kadınım ama böyle şeyleri konuşmasını belki beceremem.
- Estağfurullah.
- Hep köy ateşini gullanırın ben. Biz tüp bilmeyoz. Gine, is girmeyo süde. İs girerse tad bozulur. Ateşi yakdınmı is çıkana gadar beklecen, bitcek. Tencere ya çelik ya kalaylı kap olcek. Alimiyon hayır.
- Neden?
- Alimiyondaki katkılar çıkıyo süte. O zehir..
- Bize de çıkıyo. Beyne de çıkıyo.
- O zaten sonraki iş. Önce sütü gonuşuyoz ya.
- Alzheimer yapıyomuş biliyo musun?
- Unutganlık. Ya sitresli gişi unutgan olur gızım. Sitres başda. Bu sitresile uğraşmamak için gadınlar bunile (bununla) uğraşsa yetiyo zaten sitrese. En azından; “ben organik yiyon yani” deye kendine bi güveni gelcek. 
- Evet, evet..
- Ee yoğurdu hazır ye, peyniri hazır ye. E kefir yemiyola, kefir vücudun galayı.. Hiç kimse kefiri yemiyo. Herkesde inek var halbüse.
- Bu söyleşiyi olduğu gibi köşemde yayınlıyorum. Herkes öğrensin.
- Herkes öğrensin. Kefiri, gerçek yoğurdu herkes öğrensin.
- Bu söylediklerin çok önemli.
- Peynir, çökelek. Mesela çökelek çok önemli ya. Çökelek çok önemli. Yapmıyolla o gadar basit şeyi. Ben şaşıyom ya. İyi de bu çocuklarınız noluyo? Hep obezite oluyo. Ben damak tadıma düşkün olduğum için şişmanın ya. Çok yerim ben..
- Canım benim, yarasın. Evet, tereyağına dönüyoruz.
- Tereyağında kaynatmiyoz, onu ısıtıyoz. Eski makinelerimizde çekiyoz. Hem ekzersiz yapıyoz. 35 derece ısıtıyoz. Çünkü bazı mikropların ölmesi lazım.
- Nasıl anlıyoruz 35 derece olduğunu.
- Derecem var benim. Hem elimle de bilirim. Derece olcek ben kaç yıllık görevliyim? 20 yıllık görevliyim.  Ilıtdık. Eski süt makinelerimizde çekiyoz. Ceyran yok. Hem eksersiz yapıyoz. Böyle çekerim ben (ellerini döndürüyor). Biraz bunu kullanırım, biraz bunu (sağ-sol). Hem bi de hoşuma gider. Radyom da son ses çalışır.
- Ben de hiç radyosuz durmazdım köyde..
- O radyo çalışcek illaki. Ben süt çekerke de çalışcek, ev işi yaparke de. Radyosuz yapamam. Çok keyifli yaparım. Talebele(ri)me de öyle diyom; “keyifli yapın bu işleri” diyom. Yapcesek bu işi keyifli yapalım..
- Harikasın sen.
- Onlar da; “senden çok şey öğrendik” diyolar. Çünkü hepsini tarif ederim bööle. Ondan sonra gaymağı yaptık mı? Gaymağı gaynadıyoz.
- Ha, kaymağı çektik, o da ayrıldı.
- Fokur fokur gaynıyo böyle. Soğutuyoz, dolaba atıyoz. Buzlu(ğu)na. Buzlukta iki gün duracak. Kaynatmadan attın mı karaciğere ince böce, çok küçük kurtlar giriyo. O da rahatsız ediyo. Biz bilmeyoz, böyle yaşeyoz.
- Sen var ya.. Maşallah sana.
- İnce kurtlardan uzak durmamız için bu organik yoğurtları yemeliyiz.
- Parazit konusu çok önemli.
- İşte parazit diyemiyom da ben.
- Ay canım.
- Benim suçlarım bunlar.
- Estağfurullah. Ne suçuymuş o?
- Bize kurt diye öğretildi.
- Ne suçuymuş? Ee, bağırsak kurdu doğrusu da biz de şimdi parazit diye biliyoz. Suçsa bu da bizim suçumuz.
- J Bunlar karaciğere geçmemesi için bunlara çok dikkat etmemiz lazım. Mutlaka kaymak kaynicek. Buzluğa atıp 600 derecede kırılmayan mikroplar orda kırılır, iki gün durduğu zaman. Yok oluyor yani. İçinde yok eder. Bi de kayneyoya. Bunu indiriyoz, bi tülbent. O tülbent de sade sirkeyle, sabunla yıkanan bişey.  Zeytinyağlı sabunna yıkancek. Deterjan deymecek. Kesesine de tülbende de hişbişe kullanılmecek. Saçde, başde  dülbende dakıp da; “ee, süzüveren (süzüvereyim)” dediğin zaman olmeyı yani. Bunda mantar da olu, kel de. Her mikrop olur saçda. Hele bizim köy gadınları, bakımsızız.
- Ay ayy. Hiç de bakımsız değilsin.
- Bunu temiz, bi tırtırlı şeyim vardır benim, çelik yağ bulama leğenim. Onda buluyom. (Bulamak: elle tek yönde çevirmek) Soğuk suyla buz gibi yıkıyom. Bi de güzelce, mesela yoğurt bakırlarına ya da en güzel çeliğe goy, ters çevir. Yavaş yavaş suyunu salar. Hiç yağdan kaybın olamaz senin. Su gider. Tuz bile atmam. Tuz da kullandığımız bizim kaya duzu. Değirmene girik değildir duzlarımız. Hiç. Yediğimiz tuzlar. Misafire goyduğumuzda utanmayız bile. İri iri, patır patır yeriz.
- Niye utanacakmışız?
- Bak, istediği gadar durar o yağ. Hiç ekşimez, acımaz. Çok güzel olur.
- Nerde saklıcaz, buzlukta mı saklıcaz?
- Dolapda, aşşada. Bişey olmaz, diyosun..
- Peki, peynire gelelim..
- Peyniri hangisini yapıyoz?
- Dedin ya iki türlüdür dedin peynirin mayası.
- Üç türlü, beş türlü.
- Mayası, mayası.
- Haa. Ona girmeyelim, ötekine yoksa beni yokederler..
- Etmezler, etmezler..
- Ederler. Çünkü ekmeğe de goyuyolar onu, onsuz olmeyo. Hiçbir şey o mikropsuz olmeyo. Yediğimiz herşeye giriyo.
- Ne demek istediğini anlamadım ama..
- Hani o hınzır ürünleri var ya. Onu goyuyolar mayalara.
- Öyle mi?
- Bi de hava atıyolar bize.
- Biz evde nasıl doğal yapcaz peki?
- Doğal yoğurt ve nohutla. Nohudu güzelce kaynat. Çok kaynatcen nohudu. Nohut da gübresiz, organik olcek. Gübresiz nohut. İyice kaynat, kaynat yer ateşte böyle. Yer ateşin yoksa düdüklüye koy. O iyice böyle bulgur bulgur olur böle elinile. Temiz elle onu güzelce bi hamur et. Ama çok da değil. Çok suyla değil. Az bi suyla, kendi suyunna yap. İçine bi bardak yoğurt koy. Öyle hamuru yoğur, goy. Hamur gelir (mayalanır). Ondan bi maya al, sakla onu. Bizim mayamız budur yani.
- Ama bu hamur mayası.
- Hamur mayası işte.
- Ben sana peynir mayasını soruyom annecim.
- Ay, nerden aklım oraa gaydı?
- Peynirden açıldı. İki mayası vardır peynirin dedin sen. O yüzden. Bu hamur mayası tamam. Kabuklarını alıyoz mu o nohudun?
- Gabığı galıyo. Yoğurtla karışdırıyoz. Tutam tutam alıyoz. Hah, onu(n)la unu yuğurduğun zaman, benim bu tarif ettiğimle, hamur gabarı. Ondan bişir, bişir. Bu gadar (bi avuç kadar) alago. Goy dolabına. İkinciyi onula mayala gari. 
- Bu da çok lezzetli oluyo ayrıca de mi?
- Canım bizim eski, annemizin bildiği buydu. Şimdi napıyoz? Gidiveyoz. Bi maya buluyoz, geliyoz. Hemen o da getiriveyo ya hamırı. Keyif oluyoz. Halbükü vücuda zararı ne kadar onun? Hiç salmeyo böbrekler onu. O katkıları salmeyor.
- Senin demek istediğini ben anladım. Hazır mayalardaki o maddeyi anladım ben.
- Ben onu demeye çekiniyon, zaten onu adı bile anılmeyo yani. 
- Tarımı bitiren unsurlardan birisi. Bizim köylerde yaptığımız anketlerde, derlemelerde gördüğümüz. Tarımı bitiren unsurların başında geliyor.
- Market ürünü olup jelatin olmayan yoktur. Ondan sonra bunu herkes de yeyor, keyif oluyor. Neden kızım biz bu hale geldik?
- Neden bu kadar sinirliyiz acaba? Biraz da onun etkisi var. Çünkü o hayvanın genleri geçiyor yiyeceklere. Yediklerimiz de bizi sinirli yapıyo.
- Hele o yavrucaklara market ürününü nasıl alışdırıyonuz, kolaya? Kola dişleri dibinden bitiriyor.
- Evet. Peynir mayasına gelelim..
- Ben hazır peynir mayası kullanmeyom Öznur.
- Aferim. J
- Çünkü neydiği belli değil. Onlarla peynir yaptığın zaman leş gibi kokuyor. Ben biliyom. O leş gibi kokan peynirleri hemen çuvallara basıyolar. Nişastayla cizmelerle giriyolar. Güzelce bir harman ediyolar. Acısını, şeyini aldırıp, o kokuyu havalandırıp buzluğa gidiyo. Ondan sonra çıkarıyolar, ne güzel peynir. O hale gelesiye kadar güzel güzel paket peynir satsana. Satamıyolar. Hep çuval peyniri yapıyolar. Neden? Peynirler olmuyo artık. Salamura olmuyor. Hep ineğin yediği bozuk yemlerden.
- Katkı maddeleri ile düzeltiyolar.
- Benim peynir mayam; sirke, limon tuzu, limon.
- Onlardan maya yapıyosun? Nasıl? Ne oranda karıştırcaz?
- Biz kendi yiyeceğimiz kadar ürettiğimiz için 5 litre süte bi çay kaşığı limon tuzu, bi çay kaşığı tuz ama hiç de(ği)rmene girmeyik tuz. İri, kaya tuzu.
- Bi de sirke dedin?
 - Sirkeyle de maya olur. Üstüne limon da gezdirsen de olur. Peynir telem telem olur. Bulgur bulgur olur.
- Şimdi, bir çay kaşığı limon tuzu ile bi çay kaşığı tuzu karıştırıyosun.
- Karıştırıyon. O duruyor. Süt kaynamaya başladığında o iri tuzdan şöyle ekeliyon. O gene gaynamaya çalışıyor. O limon tuzunu da eritip suyunu hemen döküyon. Zaten su bi yana gider, peynir bi yana gider. Anında yap peynirini, sabaha çocuklarına börek yedir.  Çok basit. En güzel peynir budur.
- Peki, sirkeli olanı?
- Sirkeli olanı da gaynevecende (kaynayacağı sırada). O çok önemli. Onu herkes yapamaz. Böyle daşmaya (taşmaya) başladımı sirkeyi dök, hiç elleme. Ateşi kapat.
- Ne kadar sirke?
- Beş litreye bi çay bardağı. Elma sirkesi veya üzüm sirkesi. Döktüğünde anında su bi yana gider, peynir bi yana. İster kesede süz istersen süzgece koy. Sabah kadar süzdürdünmü üstünde ağırlık koyup kiremit gibi olur.
- Sen Allah bilir bunu deriye de tepiyosundur.
- Benim müşterim çok, deriye deptirmiyolar.  Benim şu kadar yağımı alıyolar elimde bulunan. Yağ, peynir ne bulurlarsa. Fırsat vermiyolar. Ben kalıntılardan basıp ediyom.
- Yağları da karına bassan..??
- Yaa.
- Ben sana yardımcı olarak geliyim boş zamanlarımda.
- De mi, o garının yağı ne lezzetli olur.
- Durdukça lezzetlenir.
- Bak şimdi var ya ben napıyom? Kendim organik sarı buğdayımı üğütüyom, kepeğini tekrar üğütüyom. Ruşeym var ya Ruşeym. Rüşeymle o kepeği gatıyom böyle içine ekmeğin. Bir yazılıyo böyle. Peynir kendiyin, yağ kendiyin. Oturdun mu..
- Oohh, tadına doyulmaz. Odun ateşi, sacın üstünde. Allaahh..
- Hepsi.
- Çay konusunda ne düşünüyosun? Şimdi yanında çay geldi aklıma. Çay konusunda ne düşünüyosun?
- Çayı seviyom. Çayı hep limonlu içmeyi tercih ediyom. Limonsuz çay içmiyoz. Çocuklarıma da onu öğrettim. Çünkü kansızlık, demir eksikliği, başına bi sürü hastalık çıkıyo.
- Limon bunu önlüyo mu?
- Tabi, önlüyo. Açık içiyom. Zaten de limon çok faydalı. Hem de yararı da var çayın biliyon mu? Dinlendiriyo. Bak biz köyden geldik, hemen ilk işimiz çayı önden içirdim. Ekmekten sonra çay içirmem ben. Bi saat - iki saat sonra. Ondan önce tercih ederim. Tatlıyla çayı ondan önce tercih ederim. Bi dinlensinler diye.
- Başka sevdiğin yemeklerden, böyle özellikle tercih ettiğin? Besleyici yemeklerden?
- Tarhana.
- Eveet. Bi anlatır mısın nasıl yapıyosun?
- Tarhanada herşey var. Yoğurdundan, domatesinden, biberinden. Sarımsak zaten doğal ilaç. Her gün sarımsağı alan vücut hasta olmaz. Biz her sabah tarhanamızı yeriz. Bunun yanında köy yumurtası olur. Pekmez olur, bal olur, üzümü olur. Hepsi olur ama önden tarhanayı bi alırız. Kalp - damar hastalıklarına karşı çocuklarıma zeytinyağı ve tereyağından başka yağ yedirmedim. Kalp-damar hastalığı sadeyağdan değil öteki yağlardan oluyor zaten. Şimdi bizim napıyolar biliyon mu? Biz diyolar bi kaymak alıyoz, hemen dönüveyo. Zaten bir liralık atık yağ koyuyorlar sütün içine. Çekiyolar makineyle, hemen yağ oluveyo. Bizde öyle olmeyı ki yağ. Ben dolaba goymasam saatlerce bu kol döner. Ama şimdi pratik yolunu öğrendim. Hemen onlardan pratik yapıyom ben. Tereyağını, dolamasını.
- Yani pratik yöntemi dediğin buzluğa koyma işi. O hemen getiriyo diyosun de mi tereyağını?
- Tabi hemen getiriyo.
- Getiriyo diyoruz çünkü biz, aynı dili konuştuğumuz için. Getiriyo demek,
- Çabuk oluyo demek.
- Evet, kaymağın tereyağına dönmesi demek. Bunu da açıkliyim ki sonra şey olmasın. “Ne demek getiriyo, kim nereye getiriyo?” denmesin.
- İşte bizim köy konuşmalarımız öyle.
- Evet. Başka, tarhanayı nasıl yaptığını anlatacaktın. Baştan ama taa baştan.
- Yine geliyoz işte organik hepsi. Yayla domatesi,
- Evet, gelelim. Keşke hiç ordan gitmeyelim.
- Hiç ordan gidemiyom çünkü benim alışkanlıklarım bi tek o. En çok üzerinde durduğum sağlığım. O kaybolmasın. Tarana çok basit. Yoğurdu gene böyle, kendi yoğurdumu üğüttüğüm gibi. Domatesi gene elde sıkma. Makineye koyma yok. 
- Rendeyle mi?
- Evet. Hiş makineye girmecek bunlar. Makineye girdiği an azalır vitamini, şusu busu. Demirli şeyler deymecek. Sade elden alcek enerjiyi hamur. Bi kişinin başı ağrısa, elini koysan o ağrı geçer diyolla ya. Nasıl biliyom biliyon mu? Bizim başımız ağrırdı; “ - Baba bizim başımız ağrıyo” derdik. Bi de anasının adıydım ya, geli bubam böle, sanki o anda geçmiş gibi olurdu. 
- Ayy. Evet, tarhanaya dönelim. Biz konuyu çok kaynatıyoz bak seninle.
- Ama kaynatıyoz seviyom konuşmalarını, çünkü bene (bana) uydu. Uymasaydı ben böyle uyuklardım şimdiye içinizde. Taranada genetiği değişik buğday olmecek. Hamuru kepekli olcek. 
- Hamur mu olur, yarma gibi mi olur? Göce.
- Yarma olmecek. Bildiğin nohutla. Nohutla buğdayı tertemiz yıkar kurutursun, değirmende üğütürsün.
- Nohut da mı üğütülür.
- Tabi, nohutla, yoksa..
- Ne kadar büyüklükte olacak?
- Bi tenekeye beş kilo.
- Hayır, hayır. İriliği?
- İri un olur o.
- Un olcak, haa..
- O dereceli un olur. Öyle ekmek unu olmaz. 
- Eski el taşlarında mı?
-Yok, gara dermenlerde. Onlar da ceyranlı da gara dermen gibi üğüdüyo, kepekli. Yeşilyayla’da. Olmasa da ben kendim 15 sene dermencilik yaptım babamın evinde.
- Maşallah.
- Bilirim yani. O dermenleri bulurum. Ondan sonra yoğurdunu, domatesini, feslikenini, nanesini bi garma yaparsın. Bekletirsin 1-2 saat. İyice özleşir. Bi teneke una 6-7 kilo domates, 10 kilo kadar da yoğurt. Yoğurduna çok özen gösteriyoz. Temel gıdası yoğurt.
Ondan sonra da bişerke (pişerken) sarımsağına çok önem veriyoz. Böle gararız. Pamuk çuvallara goycen. Naylona goymecen. Pamuk çuvalda hem küf olmaz hem ekşi suyunu hemen atar. 21 gün durdurdunmu övelemesi (ufalaması) de çok basit olur.
- Pamuk çuvalda yığılı mı duruyo böyle?
- Tabi. Hamur halinde durar. 21 gün durduruz. Ondan sonra sereriz. Gene böyle pamuk sofra bezlerine. Naylonları hiç tercih etmeyoz. O hemen suyunu alır pamuklu şeyler. Hiş gullanmadımız çarşaflarım vardır. Tertemiz goyarım. Tekrar zamanı geldiğinde ona yaparım. Kurutur goyarsın tarananı.  Onu bi gış da yeriz.
- Onu kışın nasıl yapcaz, pişirirken?
- Bişirirken önce tereyağını, domatesini, biberini hafif gavrıklarsın. Biberi en son goyarsın. Yandımı tarananın üsdüne çıkar. Soğuk goyarsın suyunu tencereye. Isıdık oldumu topak topak olur taarana. Suyunu godunmu hemen taranasını goyun, garışdırı, garışdırı bişirin.
- Kaynayana kadar da yine enerji akıttın mutlaka..
- Zaten sevgiyle yapmadığın her yemeğin tadı olmaz. İlle o sevgiyi goycen o yemeğe. Heves etcen yani.
- Çok tatlısın sen.
- Bunu yerken çok güzel yersin. Enerjili yemek. Mesela bi patates yemeğini önemsemezsin. Güzel güzel gavruklasan, sarımsağını. Sarımsaksız hiç yemek yemem. Hiiçç. Pirinç çorbası dahi olsa ille ona gircek o. “Tansiyonumu düşürüyo” diyo bazısı. Hiş de düşmez benim tansiyonum. Tansiyon, şeker bilmem zaten. Yoktur benim öyle bi rahatsızlığım da.   
- Maşallah. Neye bağlıyosun bunu?
- Sağlıklı olmak için organik. Esgiye döncez.. Dedenden, nenenden ne gördüysen o. Hişbir alime, bilgice sormecez bunları. Dedesinde nenesinde ne gördüyse ona döncek. Yoksa sağlıklı yaşam yok..





18 Mart 2016 Cuma

KADINLIĞA MUHABBET..






İyi ki kadınım ben, 
Çok şükür de anayım. 
Anadolu'da doğdum, 
Uygarlıktan yanayım. 

En kutlu bilgi bende, 
Varlığa sevgi bende, 
Tanrısal sezgi bende, 
Yaşam ile sınayım. 





Yüreğim canın hası, 
Dilim unutsun yası, 
Özden sileyim pası, 
Bilgeliğe kanayım. 

GÖĞCELİ günüm bugün, 
Geride dünüm bugün, 
Aydınlık önüm bugün, 
ATA'ma sevgi sunayım.. 

Öznur TANAL 

8 Mart 2016




CEYAR ÖLDÜ..


20.02.2016



Akşam akşam böyle duyurdu yeğenimin eşi Taner;
“Ceyar öldü!!..”
"Neden?"
"Kalp krizinden. Hastanede hem de.." 


Daha sabah iki satır kelamı gelmişti. Nereye giderdi?
Ceyar lakaplı Mehmet YILMAZ köylümüzdü. Akranımız, canımız.


Bizde "öldü" yerine "Hakk'a yürüdü" denirdi. Gençler Hakk'a yürür müydü, birileri ya da bişey kaktırır mıydı onları, kafam almazdı..

Kent hayatının kaybolmuşluğunda adı aslında “Boklu Dere” olup çağ atlayıp (!) ayıklanınca “Büklü Dere”ye çevrilen yerin kıyısında rastlaşmıştık bir-iki kez. Antalya’nın kuruyan (kurutulan) bütün arıkları gibi deresi olmayıp eskilerin “çocuk bülüğü kadar” dediği azıcık suyun akıtıldığı beton kanalın kehinde.
Gözleri ünlü dizideki ceberrut karaktere benzediği için “Ceyar” demişlerdi. Öyle bildiğimiz için zaman zaman gerçek adını bile hatırlayamadığımız canımızla yıllar sonra görüşmüşlüğümüz bir iki kuru hasbıhalla olmuştu. Böyüükk işler becerdiğimiz keşmekeşte dahaya da zamanımız yoktu..

Derken dün, öldüğü günün er sabahında köyümüzün simalarını yayınladığım sosyal medya hesabına bir sitem notu düşmüştü; “benim güzel anacığımın resmini niye koymadın? diye.. Bunu derken güzel anacığını daha o gün ağuya dağlayacağını bilir miydi acaba?  Ben de bir cenazede bir araya gelen analarımızı fırsatı ganimet bilip çektiğimi, eğer güzel bir fotoğrafı var da gönderirse anacığını da yayınlayacağımla savunmuştum kendimi..
Bir taş gelip göğsüme oturdu. Acı türküler dizildi kursağıma. Anasının, yârinin dilinden özge..

Acı ölüm, genç ölüm,
Bu nasıl gitmek gülüm?
Kara haber tez gelir,
Kırdın kanadım- kolum..


Ya da..

Bir sonsuz rüyaya açılmış gözler,
Yummayın, yummayın kirpiklerini.
Kim O’ndan daha çok hayatı özler?
Çağırır, çağırır sevdiklerini..


..


Besbelli üşütür soğuk topraklar,
Soymayın soymayın giydiklerini..


Veya..

Neme ağlayayım da neme güleyim?
Ağlamak şanıma düştü neyleyim..
Elin gülü açmış da alınan yeşil,
Şu benim güllerim soldu neyleyim..


Habrin alayım da seher yelinden
Durnam galkar’mola da gendi gölünden?
Gorkum ayrılıkdan da fikrim ölümden,
Geldi, çattı, beni buldu neyleyim?..


Pir Sultan ABDAL’ım kırklar, yediler,
Bu yolu-erkanı Onlar kurdular.
Allah verdiğini almaz dediler,
Bana verdiğini aldı neyleyim..


Sadece bu kadar olsa keşke. Ne çok acı çekmiş bu halk ki yandıkça türkülerce, ağıtlarca tütmüş.

Ey erenler ben bir derde uğradım,
Başa gelmeyincez bilinmezimiş.
Babadan da öhsüz galan oğlanın,
Başında dövleti bulunmazımış..


Babacığından öksüzdü O. Şimdi kendi de iki çoccağını dövletsiz goyup getdi gönüllü-gönülsüz. "Paşa" derlerdi babasına. Gerçek adı bu muydu onu da bilmem. O da ailede birçok kişi gibi genç yaşında kalbine yenik düşmüştü..

Yine;

Kalenin kapısı daşdır yapılmaz,
Yünsek (yüksek) penceresi dosta bakılmaz,
Bir ben ölmeyince dünne (dünya) yıkılmaz,
Dostum ağlar düşman güler bir zaman, demişti yangın bir Tahtacı Ağıdı..

Dünne yıkılmazdı elbet de gel bir de sevdiklerinin dünnesine bak..

Bu yıllarda daha çoğaldı diye mi ölümler, gocadıkça daha mı zayıf olmaya durduk biz, bana başka kâr eder oldu? Her gün onlarca babayiğidin, taze çiğdemin insanlık dışı şekillerde solmasına, hunharca bozulup melekçe bedenimize zerkedilen zehir gıdalar ve tamamen ticaret odaklı tıp uygulamaları, gidişatın olumsuz içsel yankıları ile çığ gibi büyüyen ölümlere neden bu kadar susar olduk? Sustukça ölümler azdı..

Koca YUNUS;

Şu dünyada bir nesneye,
Yanar içim, göynür özüm,
Yiğit iken ölenlere,
Göğ ekini biçmiş gibi, demişti.


Son yıllarda madende, meydanlarda, doğa, canlı ve yaşam hakkı savunmasında kaç genç yitti. Bize dokunmayan yılan bin yaşadı.. Bizi böyle yanmaz, göyünmez eden neydi?

Yaşlandıkça daha mı olgun karşılar insan ölümü, yoksa belki bizden sonra öleceğini sandığımız taze fidanlar giderken hâlâ hayatta olmanın bencilliği midir bizi böyle kör, sağır, dilsiz eden? Nerde o cenazelerde;”Oyy ben öleydim..” diyenler ya da bugünlerde bunu ana-baba ve gardaşdan gayrı kim der?

Nerde;
Adem olan adem sever,
Adalete boyun eğer,
Kul hakkı dünyayı değer,
Biz cana kıyar değiliz, diyen Aşık Mahsuni’ler?


Biter mi ölümler, susar mı yaslar? Zaten ağıtlar söyledi sözü. Bundan geri bize ağlamak mı, daha yaşanılası bir dünya kurmak için haykırmak mı düşer?
Rahat uyu kardeşimiz Ceyar. Ölümün bunları düşürdü aklıma, çok konuştum kusura kalma. Her ölüm gibi erken oldu. Biz yakıştıramayız ya Takdir-i ilahi. Yalnız bir düşünsek; böyle gelmiş böyle gitsin mi..??


DEMİRCİLER ÇARŞISI'NIN BİLGESİNDEN NASİHATLAR..

     

23.02.2016





Nisan 2015’te apartmanımızın arka bahçesine bişeyler ekmek için Antalya Demirciler Çarşısı’na çapa almaya gitmiştim. Duyarlı Antalyalılar ve Antalya gönüllüleri kentin kadim mekânlarından Demirciler Çarşısı’nı iyi bilirler. Antalya’nın kalbi sayılabilecek bir yerde iken nedense çoktandır unutmaya ve unutturulmaya çalışılan o mistik arastaya..

“Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı (!?)” demeyen, diyemeyen, bizi biz yapan  değerlerin bilincinde ve duygusunda olan kanaatkarların,
Dört kuşaktır burda olan ve herşeye rağmen kalmaya kararlı usta zanaatkârların her santimi emek ve anı yüklü uğrağına..

Demirciden aldığım çapanın ucuna sap takması için çarşının en yaşlı esnafı, bıçakçı Yusuf Amca’ya yönlendirildim. Yıllardır oralara giden, durumları ve sorunları konusunda naçizane yazılara ve belgesellere emek veren, gönül koyan biriyim. Bu çarşı ve burada yaşananların bana yansıyan kısmını kaleme aldığım için çoğunu tanıyor, onlar tarafından da biliniyordum. Hepsinin yeri ayrıydı bende. Tabi ki ki o güne kadar..

Birkaç yıl önce Vakıflar Müdürlüğü’nde çarşının sorunları ile ilgili toplantı yapılmıştı. Toplantıya en büyüğünden tek kadınına çeşitli esnaf canlar ve çeşitli kamu kurumlarından temsilciler katılmıştık. Bir vali yardımcımız içinde bulundukları maddi ve fiziksel şartların olumsuzluğu nedeniyle yaşadıkları çaresizliği adeta pamuklara sararak anlatan bu Amca’mın yüce varlığına biraz sertçe çıkıştığı günden beri O’nun gönlümdeki yeri başkaydı. Kendisine duyduğun derin sevgi ve saygı karşılıklı olunca her görüşmemiz benim için karşılıklı bir kutsama gidiydi.

Bu çarşının yaşça en kocası Yusuf Zeki SAPMAZ Usta’mız ile yaptığımız bir hasbihâli aktarmak istiyorum size. -Çoğunu tanıdığım ustalar içinde- yaşına mı, ustalığına mı, sabrına ve hoşgörüsüne mi, hep gülümseyen yüzüne ve yüreğine mi hürmet ettiğime karar veremediğim bir yaşam ustasıyla.
    

Bilge sesiyle anlattıkları öyle benden, bizdendi ki aktarmasam zay olur. Gerçi buraya can katan ustalarının çoğunun sesleri de yürekleri de bilgedir. Yaptıkları benzersiz yaratılar kodları gibi adlarına da işlemiştir. Soyadları Eğe, Körük veya Bıçakçı’dır. Bu kuralın bozulduğu ender insanlardan biridir kulak ve gönül vermenizi dilediğim ustamız. O’nun adı gibi tavrı da kalenderdir, hastır.? 

Onun için çok müdahil olmadan aktarmaya çalışacağım..

Yaşını; Doğduğumda Atatürk’ün ölümüne yas tutuyolarmış, (kıymetini bilip yasını tutanlara selam olsun :) 77’ye yaklaşıyom, diye betimledi. Aslım Korkuteli’nden. 120 sene olmuş dedem geleli. Mesleğim; Dedemin dedesinden bu yana demircilik. Annemim babasından dolayı da bıçakçıyım. 8 yaşında başladık körük çekmeye. Hem okula gittik, hem körük çektik. Böyle yaşadık ömrümüz boyunca, diyen Yusuf Amca’mız evli, 3 tane de çocuğu var.

- Sanat büyük bir hazinedir, diye başlamıştı söze. Bunu öğrendiğinle kalmeceksin. Daha da ileri götürmeye çalışceksin. Nasıl hazineden parayı çeker dağıtırsak hazine boşalır, parayı daha toplarsan hazine çoğalır, sanat da böyledir. Bi hazine gibidir. Bi yandan ustandan öğrendiğini satarken bi yandan da kendin bişeyler katıceksin sanata. Sanatı ilerleteceksin ki eğer sanatkârlar bi şeyler katmasalardı içine sanat Taş Devri’nden çıkıp da uzay devrine gelmezdi..  

Sanatkâr bi adam işini temiz yapcek, dürüst yapcek. Müşterisinin kalbini kırmecek. Bunlara çok dikkat etmesi lazım, bu bir. Bir de; kendisi beğenmediği malı müşterisine satmecek. Bunlar sanatın en büyük zirveleri. Sanatkâr adamın elinden gelenin en eyisini yapmaya çalışması lazım.
El sanatlarının da ölmesinin sebebi, fabrikalarda büyük aletlerin çalışması. Bizler de bu aletlere yetişemediğimizden dolayı biz günden güne geriliyoruz. Davamız orda. Başka yerden bi davamız yok. Yapıcemiz bişeyler de yok bundan sona. Yokuşu inişe döndermemizin imkânı yok. Ne yapalım? Şimdi başımıza gelen şeylerle yapamıcemiz şeyleri bi araya gatamayız. Gençler gibi akıllı olup da daha teferruata da giremiyoruz artık. Kafamız durdu. Bu çarkta böyle yürücez. Başga çaremiz yok bizim.

Ama gençler büyüklerin nasihatlarını alır. Büyüklerin fikirlerini alır.  Bunların içine kendi fikirlerini, kendi zekâlarını da katarlarsa bizleri çok geçer, bizden daha ileriye gederler. Eğer bunları yapmaz; “Ben yaşecem, çalışmecem, herkes çalışsın, ben avanak mıyım?” derse bu bir gün olucek ki, annıyo musun, gendisi guru ekme(ği) de bulamecek. Bunun için, iyi bi sanatkâr olmak için çalışmayı bend edecek kendine.

Uğraşıceksin. Yapdığın, başardığın şeyin daha iyisini yapmak için iyi çareler arecen. Bunları bulamazsan geride kalırsın. Senden daha eyisini öteki yapar, senin malını almazlar. İşde bunları düşüncek esnaflar. Herkes düşüncek..

Ama yalnız, devir değişti. Devir öldü. Bizim elimizdeki iptidai aletlerle bundan ileriye gedecek güçte değiliz. Bu gücü bulamadımız için de geriliyoz. Ama fabrikalarımız öyle değil. Mühendislerimiz öyle değil. Çıkmışlar, yapıyolar. Yalnız onların bi kabahatleri var;
“- Bir mühendisim ben” diye giriyor, fabrikanın başına oturuyo ve güzel şeyler yapıyo. Hocalarından öğrendiği şeyleri. Sonra, bir de bunları kullananlarla, bu işi yapanlarla bir araya gelip bir istişare edip de;

“ - Sen şurda hata yapıyosun. Şurasını acık daha ince yapsan,  burasını acık daha kalın tutsan?” dese. Ustalardan da bi fikir alsa. Yani sohbet fikri. Esas işi yapıcek olan gine O. Biz değiliz yani. Zarif yapıcem diye eğildiğini, büküldüğünü düşünmeyo. Ama böyle bir fikir alsaydı ülkenin ilerleme ayağı bi kat daha ileriye gederdi. İşte orasını, o noktaları düşünmek lazım. Yetişen mühendislerimizin kendi fikirleri ile onlardan önceki uğraşmış, tecrübeli sanatkârlarımızın, ustalarımızın fikrini bi arada ortaya koymaları lazım. Bunu koymuyolar. “Biziz!” diyolar. Bazılarını başarıyolar, başaramadıkları zaman da oluyo tabi.  Benim gençlerden şikâyetim şu;

Gençler eveli başı tembel. Efendim cep telefonuna, televizyona, internete başladığı zaman dünyayı görmeyo. Hayıırr. Dünyayı görüceksin. Dünyasız bu fen ileri gitmez. Hem dünyayı görüceksin, hem bunlara çalışceksin hem de kitabına çalışceksin. Gençler kitaba çalışmeyo şimdi. Neye çalışıyo? İnternette oyuna çalışıyo. Halbüsü hocaların anlatdını iyi dinledikden sonra, bir de kitapdan eyi anlamaları, okumaları lazım. Bende de var torun, okuyo. Anleyo musun? Ama dediğim gibi biz Ona desek de fayda yok, arkadaşları demeyo çünkü. Böyle bi durumda, çocuklar kendini oraya kapdırık. Oraya kapdırceksin, o lazım, tamam ama bir yandan da emek lazım insana. Bugün bir kız çocuğu büyüdü. Yemek pişirmesi bilmeyosa olur mu? Olmaz. Bir gız çocuğu evi temizleyip süpürmesini bilmeyosa olur mu? Olmaz. Bulaşık yıkamasını bilmeyosa olur mu? Olmaz. İşte bunlar doğanın kuralı şeyler. Bunlar insanların mecbur yapıcek olduğu hizmetler. Ee, bunları yapmazsa, “ben okuyom, ben internete bakıyom” dee (diye) ayırırsa kendisini ne olur?

Herkes ayrılırsa kim kalacak ortada? Bu işleri ehdiyarlar mı yapıcek? Hadi ehdiyarlar da öldü. Sona nolcek? Dünya baki değil ki. ölcez biz de. Ehdiyarlar yapdı, yapdı da oldu ya eli aya dutmaz oldu. Ne yapcez? Böyle sorunlar var gençlerle. Kuşak farkından dolayı bunlar oluyo ama iyi bi talebe, iyi bi insan iki tarafında terazili tutup fikirlerini alması lazım. Bunları almazsa, bunları toplayamazsa işde o zaman pişman olur.
Bir esnafın kazandığı on kuruşsa bu esnaf o on kuruşu yeyemez. Yerse batar. Bu adam on kuruş kazandıysa bunun beş kuruşunu anca yeyebilir. Çünkü sermayesine lazım para, böyüyen çocuğuna lazım, alete-edevata lazım. Bu kadar yere para lazımsa, hepsini kendisi yerse ondan sonraki malzemeleri nasıl alcek? Burdaki önemli nokda bu, anneyo musun? Biz babalarımızdan, dedelerimizden, usdalarımızdan bunu öğrendik. Hatda şöle derlerdi;

“Parayı herkez kazanır. Hatta ihtiyar köpekler dahi kazanır ama parayı tutmak için altundan el lazım” derlerdi. İşde bu atasözlerimiz bize doğru yolu tutmaya çalışdırdı. Onun için büyüklerin sözlerini, nasihatlarını alıcen, hesabına geliyosa cebine gatcen. Gelmiyosa çıkar at. Kimse bunları söylemekle senden beş guruş para isdemeyo, anneyo musun? Benim için büyük laf. Ben bunu saklayam, bilem kıymetini.     

Yine bi tane daha söyleyem, eyi olsun. Benim usdam babamdı. Bi gün komşum usdaya babamın çalışmasından acizlendim. Oyun oynardı, tavla oynardı. Biz de çalışamazdık. Tek kişi çalışılmazdı o zaman. İki – üç kişi çalışcen. Velhasılı, O’na dedim ben; “Ya amca ne yabıcez böyle? Babam durmadan gavede, ben de bişe yapameyom. Çalışameyom tek başıma.”
- Oğlum, dedi. Buna bişey deyemeyiz. O kılıç bi gün senin eline geşcek, dedi. O gılıç senin eline geşdiği zaman sen de o gılıcın değerini veremezsen sana yazıklar olsun! Biz şimdi Onların gıybetini etmelim, gayretleri olsun..

Bu gılıç benim elimde atmış senedir duruyo. Ben atmış senedir çocuklarımı okuttum. Evimi yapdım ve ailemi rezil etmecek şekilde yaşatdım. Ee, şimdi bol mıkdarda değil. Kanaatla.. Ama ööle; “Bilmem nerde eğlencem, bilmem nerde gezcem” değil. Yememi, ekmemi yapabildim ama öle yerlere para atmadık. Bu atmış senede eğer ben hakikaten ben o Mustafa Amcamın dediği gibi kılıcımı kullanamadıysam bana yazıklar olsun..

Bi insan bi işi yaparken gözü işde olucek daima. Yani ne işi yapıyosan yap. Şoförsen gözün şöförlüğünde, taşta çalışıyosan taşda, hizarda çalışıyosan hizarda olucek. Sakın ola ki arkaya bakmecen. Sakın ola ki yana bakmeceksin. Daima dikkatle bakıceksin. Bi de uykusuz galmeceksin. Uykunu almış olceksin. Bunları yaparsan elini ayanı parçalamazsın ve toplumda iyi bi usda olarak tanınırsın, yaşarsın.

Babamın beni dükkândan kovduğu bi zaman inşaat temizliğinde çalıştım. Yaz günü sıcaklarında Antbirlik depolarını yapıyorduk. Yaşım 16. Orda çalışdığım zaman da montajda dahi usda olcem için beni montaja verdiler. Bana demir kesen arkadaş vardı. Askerliğini yapıp gelikti, büyüktü. Kuvvetli, demir kescek deye Onu makasa verdiler. Velhasılı ben yukarı çıkdım, montaja, “sen, dediler demiri sür. Pilyeyi sür. Pilyanın boyu 10 metre. Yanları kıvrık, bişeydi. Bir çıbıktan bi tane, 22’lik. Demirin kalınlığı. Bileğime yakın yani kalınlığı. Şimdi bi tanesini onların dediği gibi sürdüm demiri. Ne belim kaldı, ne ayaklarım kaldı, ne takatım kaldı. Akşama kadar onu sürcem orda. “Eyvah, ben dedim burda bitdim. Burda öldüm.” Öyle ya, kolay değil. Velhasılı o demiri combazlar gibi ortasından dutdum. Haa, şeyi de anlatalım ki, onu herkes şey yapmasın. Kirişin derinliği 80 santim. 2.5 santim perde. 2.5 santim tahtası. Etti beş. Beş de yanında, on. Şurası 10 santim, burası da 10 santim. Bunun arası da 40 santim. Bööle o perdelerin üstünde, sallanan perdenin üstünde yürüdüm. Demiri tam ortasına getirdim, ortaya. Elimde combaz gibi tuttuğum demiri, getirdim. Perdenin bi tanesine iki ayağımı döndürdüm. Demiri uzattım, hemen onlar da kaptılar demiri. “Ohh, dediler. İşte şimdi yaptık binayı.” Düştükten sonra 12 metreden aşşa düşmezsin. Hani öyle yüksekteydi..

Velhasılı böle iki ay orda çalıştım. Çalışdıkdan sonra Dokuma Fabrikası’nın demir işlerine geşdik. Oraya geşdimizde benim vazifemi, benim yapdım o işi usda almaya başladı. Taşaron. Ve sonunda o tutuyom derken yapışıyo şeye, tahda boşdaymış, düşdü aşşaya. Bi kolu, iki baca kırıldı. Hasdanede yatdı burda. Ziyaretine getdim, “Usda geşmiş olsun” deye.”Ah kerata, sen getdin, bana bunları yaşatdın, dedi. Sen olsaydın bunları yapdırmazdın, yapardın sen, dedi.” Olcee varmış. Orda öğlene kadar yoruluyoduk. Çok fena yoruluyoduk ve o yorgunluğu, çay akıyodu Meydan’ın orda, çok hızlı akar. Soğukdur. Ona yememi yedimmi atlıyorum, çakılların üsdüne yatıyorum. Banyomu alıp keyindikden sonra 15 dakka da güneşte kalıyodum. Bende bi tane yorgunluk kalmeyodu. Ama içeriyi yeyomuş. Sulu zatürreye tutulmuşum. Bi yandan soğuğa alışdırıyom vücudu, bi yandan sıcağa alışdırıyom.Gençler de bunları yapmasınlar yani. Bunlar kötü şey.”

Velhasılı öyle bi hasdalık geçirdik ama Allah razı olsun Dr. Mehmet TOSUN’dan. İyi bi doktordu. O dedi bana;
- Kaç gün oldu hasta olalı?
- Üç gün, dedim. Akrabamız da oluyodu.
- Altı ay önce senin böğrün ağrımıyo muydu?” dedi.
- Ağrıyodu, dedim.
- Niye gelmedin o zaman, dedi?
- Geldi, geçti, dedim.
- İşte bu onun şeyi, dedi ve çok güzel tedavi etti. Kurtardı bizi, anneyo musun? Ondan sonra da her “hasyayım” deye getdiğimde evvela zatüryeden başlardı kontrola.
- Nasıl bir tedavi uyguladı sana?
- Kan yapıcı ilaçlar verdi. Gıyma, iki sefer çekilmiş. Yıkanmama cezası. Çok şeyleri kesti. İstirahat verdi, çalışma yok. Velhasılı, bunun için çok şeyler kurtardık çok şükür. Bu yaşa geldik. Buraya gadarını biliyom ama sonumuz ne olur bilmem?
- İşallah iyi, hayırlı olur sonumuz. Allah hepimizin sonunu hayır etsin.
- İşalla yavrum.  
- Peki, başka gençlere söylemek istediğin bişey var mı, son olarak? Söyledin gerçi çoğunu da.
- Gençlerin ekseri yapıce şeyler; büyükleri sevsin. Küçükleri de gorusun. Maalesef bunları yapmıyorlar. Benden başka kimse yok görüyolar kendileri. Halbüsü değil. Hepimiz bi arada olmazsak yakışmayız. Tek başına bi insan dağda-bayırda koşsa ne dersin O’na? Deli dersin. Neden? İnsanlar toplumda yakışır. Toplumda birbirlerine gelip giderek anlarlar. Gençler bunları da yapmıyolar. Bunların yanında onlara ders veren hocaları ti’ye alıyolar. Bunlar yanlış. Çünkü Onun fikri neyse onu söylicek sana. Haa, sen onun fikrinde bi yanlış bulduysan sen de kafandan o yanlışını düzelt. Düzeltmeye çalış. “ Burda bana anlattı ama şurda hocamın yanlışı var. Ben bunu yapmayam.” De. Sen de onu düzelt e mi? Bunlar gibi şeyler çok önemli.

Terbiye çok önemli. Bunları yaparlarsa gençlerimiz pırlanta gibi çocuklar. Biz gençlerimize, evlatlarımıza kötü demiyoz. Öyle bişey yok. Ama deli toyluğun şeyinden, anneyo musun? Kalp kırıcı şeyleri de yapmaları yanlış. Ve çalışmaları lazım. Çok çalışmaları lazım. Çünkü fen boyuna ileri gediyo. Esgiden hamballıkla gazanıyoduk parayı. Şimdi fenle kazanılıyor. Bunları bilmezse, bi ipin ucuna sahip olamazsa, bunları bilmek lazım. Bunları bilmesi için de çok çalışması lazım. Her yönden ama. Yalnız guvvetle değil. Fikirle, okumakla, araştırmakla. Bunların hepsi çok önemli. Gençlerin bunları çözmeleri lazım. Bunları çözemezlerse akıbetleri iyi olmaz.





- Geleceğimizi nasıl görüyorsun peki?
- Geleceğimizi de “iyi görüyom” desem, yalan. “Kötü görüyom” desem, yine yalan. “Neden?” deceksin. İyi olmamız için hepimizin birer evi olması lazım. “Kötüyüz” desek, hepimiz de kötü deyiliz ki. İçimizde iyimiz de var. Şimdi bunun hangisini alalım ele? Biz iyi olmaya çalışalım. Başga decek bişey yok.
- Herkes kendinden sorumlu de mi?
- Hesabı orda yalnız vericek herkez. Orda kimse kimseye garışmeyo. Hatda babası evladına, evladı babasına garışmeyo. Orası öyle bi yer. Onun için oraya getmeden biz burda kendimizi düzeltirsek eyi olur.
- Ağzına sağlık amcacığım. Çok güzel oldu.
- İşallah yavrum. Bi insan şuraya bi gazık çaksa, hayvanını bağlasın kenarda, gaçmasın hayvanı deye. Yemi – suyu yakınında. Bi başkası gelse, “iyi yapmış bunu ama bu burda değil, şurda olsa daha eyi”deyip bunu burdan söküp şuraya çakarsa o da sevap gazanıyo. Öbürü de gazanıyo, o da gazanıyo. İnsanlar iyi niyetlerini kullandığı müddetçe iyi niyetlerinin karşılığı gelir. Ama iyi niyetleri yerine kötü niyetlerini gullanıyosa bil ki onun da akibeti kötü olucektir. Eninde sonunda. Ama şu gün mü olur, ne zaman olur, ona bişe diyemem..
- Akibetimiz hayır olsun...