16 Ocak 2013 Çarşamba

BABA BENİ BIRAKMA!...



     

  İlk Yayın tarihi:  05.01.2012

Bu sözler parmacık bir bebeğin cansız çığlığı. Yanyana doğduğu bebelerden biraz şanssız (!) dünyaya gelen bir kınalı kuzunun ölgün nidası… Bir dostumuzun yaşamındaki -benim tüylerimi diken diken eden- sıradışı bir kesiti, anlatmasam yaşama haksızlık olacak bir yaşanmışlığı paylaşacağım sizlerle. … Atalarımız; “Duvara gelmedik taş, başa gelmedik iş olmaz!” derler. Bu öyle bir iş ki bazen onlara acıyacak, onlarla sürüklenmekten yorulacak, bazen de bu dirençli “insan”lara imreneceksiniz. Bu; “biraz tuhaf şekilde” dünyaya gelen bir bebeğin uzun zaman yaşamın kıyısında durup babanın olağanüstü bilinci, emeği, bilimin aydınlığı ve bilim insanlarının yüreklerin sıcaklığıyla hayata nasıl tutunduğunun, sevginin ve inancın öyküsü. Evlatları, sevdikleri güzel günler görsün diye kendi güzel günlerini öteleyenlerin, sözde değil, özde insan olmaya çalışanların tuttuğu yolun türküsü, bizim türkümüz…

Ne mutlu bize ki insan olmuşuz,
İnsan sevgisini gerçek bilmişiz,
İnsanın dalında açıp gülmüşüz.
Muhabbet insana, insan olana… 

(Ruhi SU – Yaradan Bizleri İnsan Yarattı)

Yer: Antalya. Tarih 6 Mart 1985, geceyarısı… Antalya Sanayi Sitesinde kaportacı olarak çalışan 23 yaşındaki Zeki “Usta (!)”nın hamile eşinin gezmeye gittikleri evde doğum sancıları başlar. Güç bela, o zamanlar Doğu Garajı denen mevkide bulunan doğumevine gelinir.  Sabaha karşı 04.00’te doğum gerçekleştiğinde doktor kendisini çağırıp bir kızı olduğunu söyler. Gelin bundan sonrasını kendi ağzından dinleyelim;

-      Bir kızım olmuştu, çok sevinçliydim ama doktorun bundan sonra söyledikleri başımdan aşağı kaynar sular dökülmesine neden oldu. Kızım pek normal bir bebek değildi. Karın bölgesi oluşumu tamamlanmadığı için ana rahminde çocuğumun mide ve bağırsak gibi iç organları karnının dışında büyümüştü. Kısa süreli şoktan sonra doktora bu durumda ne yapmam gerektiğini sordum. Yaşama şansının pek olmadığını, dolayısıyla yapacağım pek de birşey olmadığını söyledi. Daha genç olduğumu, başka çocuğumuzun olabileceğini söyleyerek metin olmamı öğütledi. Sadece; “Ama için rahat değilse (o tarihlerde yeni açılan) Akdeniz Üniversitesi’ne götürebilirsin” dedi. Çok genç ve toydum. Yeni doğum yapan ve olan bitenden haberi olmayan annesini doğumevinde bırakıp saat 04.00’de, bebek elimde üniversite hastanesine vardım. Oradaki doktor da böyle hassas bir durumdaki bebeği ameliyat edemeyeceğini, etse bile sonrasında bakımının çok zor ve bu hastanede olanaksız olduğunu için öleceğini, şayet 1-2 saat içinde Ankara Hacettepe Hastanesi Çocuk Cerrahisi Bölümü’ne yetiştirebilirsem bir ihtimal kurtulabileceğini anlattı.

Sene 1985, mevsim kazma kürek yaktıran Mart’ın altısı, Antalya’da bir tek otobüs firması, benim ne özel arabam, ne cebimde param var. Daha uçağın ne olduğunu bilmiyorum, ne yapacağımı şaşırdım. Başımda ne annem, ne babam var, yanımda bir tek abim var. O’na başına böyle bir iş gelse ne yapacağını sordum. Bana;
  
- Benim dört tane çocuğum var bu beşincisi olsa bile götürürüm, dedi. Bu sırada birden  giysi pazarlamacılığı yaptığım sırada Manavgat'ın bir köyünde gördüğüm aynen bizim çocuğumuz gibi doğup müdahale edilmediği için yaşamını iç organları karnının dışında bir halde sürdürmek zorunda kalan adamın görüntüsü gözümün önüne geldi. Ne gelmesi, adeta alnımın çatına dikildi. İçimden;
-  Benim daha bir tane çocuğum oldu, çocuğum ölür yarın başka çocuğum olmazsa veya yaşayıp karnı böyle kalırsa ben buna nasıl bakar, kendime ne hesap veririm? O zaman ben de bunu Ankara’ya götürücem, dedim.

Hastanede bebeğin dışarıda duran organlarını sargı bezleriyle sardırıp evden kaynanamı da alarak saat sabah 07.00’deki ilk otobüse (eski 302lerden) bindim. Şoföre durumu anlattıysam da otobüs hemen her durakta dura dura ilerlerken biz de yol boyunca bebeğin ağzına pamukla su damlata damlata akşam 17.30’da Ankara’ya vardık. Orada Antalya’da kaportacılık yaparken yardımcı olduğum bir tanıdığımız vardı. Yola çıkmadan onu aramıştık, garajda buluşacaktık, buluşamadık. Biz de taksiye binip onun evine gitmeye çalışırken durumu öğrenen taksici ta Antalyalardan ölmeden getirdiğim çocuğu oyalanırken kaybedebileceğim endişesiyle bizi doğrudan hastaneye götürdü. Hastaneye vardığımızda akşam 19.00’du. Acilde tam 12 saatlik yolculuktan gelmiş bebeğin sargılarını açtıklarında karnında ufaktan beyaz kımıltılar (!) oluşmaya başlamıştı.


Perçenek’ten yaya geldim,
Aman doktor bak bebeğe.
Beşiğini elden aldım,
Yandım doktor bak bebeğe.

O zamanlar sanayide işçiyim, hiçbir sosyal güvencemiz yok, cebimde de 11 bin lira para var. Hasta kabulde çocuğu yatırmak için 200 bin lira para istediler. 200 bin lira benim için hayali bile güç bir meblağ. Bu kadar param olmadığını söyledim, “para yoksa çocuğu alamayız!” dediler. Ben de; “Ben bu çocuğu taa Antalya’dan, çok zor şartlarda getirdim, ölmedi. Eğer burda ölürse ben de sizi öldürürüm!” dedim. Daha sonra ödeyeceğimi söyledim, nasılsa kabul ettiler ve bebeği hemen ameliyata aldılar.

Bu sırada ameliyat için kan gerektiğini söylediler. Benden Kızılay’a gidip oradan kan getirmemi istediler ama ben ne Ankara’yı bilirim, ne de cebimde bir kuruş fazla harcayacak param var. “Kanı benden alın!” dedim. İki kat aşağıdaki kan merkezine indim ama açlıktan ve yorgunluktan tansiyonum çok düşmüştü. Karnımı doyurup gelmemi söylediler, öyle çaresizim ki sadece bisküvi alıp yiyebildim, o da bisküvi miydi, demir miydi bilmiyorum? Pek de toplayamadığım kanı vermeye gittiğimde şükür ki çoktan bulunmuştu, bana gerek kalmadı. Ameliyat gece 23.00’a kadar sürdü. Doktor bebeği elleriyle çıkarıp bir yere götürdükten sonra yanımıza geldi. “Bu bebek et değil köfte, biz yapacağımızı yaptık gerisi Allah’a kalmış. Bu arada burada beklemeyin, gidin!” dedi. O gece gelip hastanede bizi bulan tanıdığımızda kaldık.

Yıkık yuvam, hanem yasta,
Yalvarıram eşe, dosta,
Anası bebekten hasta,
Yandım doktor bak bebeğe.

      Şimdilik uyusa da borç bizimdi, Antalya’ya babama telefon açtım. O’na çocuğu Ankara’ya getirdiğimi, ameliyat etmek için 200 bin lira istediklerini söyledim, bana öyle biz bağırdı ki sesi bugünkü gibi kulaklarımda;
-      Niye görürdün eşşoğlu eşek, Atatürk mü doğdu? Senin yaşın daha genç, bi daha olurdu, dedi. Nasıl zoruma gitti anlatamam.


Mahsuni ŞERİF çobandır,
Meskeni dumanlı dağdır,
Bebektir amma insandır,
Yandım doktor bak bebeğe.

Ertesi gün doktor yine orada kalmamıza gerek olmadığını, vereceği reçetedeki ilaçları getirdikten sonra Antalya’ya dönebileceğimizi söyledi. Reçeteyi alıp eczaneye vardım ki ilaçlar 36 bin lira. Benim cebimde ondan bundan deşirdiğim (yöremizde devşirmek sözcüğü böyle kullanılır) 11 bin lira var. Elimdeki bu parayla bir o, iki bu ilaçtan alıp doktora götürdüm. Bana neden eksik aldığımı sorunca asıl nedeni söyleyemedim.

- Eczaneleri dolaştım, bulamadım!” dedim.
- Sen gel bakayım yanıma, dedi. Sen ne iş yapıyorsun?
- Sanayide kaportacıyım.
- Bak, burası Türkiye’nin başkenti, burada yok diye bir şey yoktur. Zaten olmayanı biz yazmayız. Söyle bakayım, senin paran mı yok? Ben mahçup oldum, gözlerim doldu, halimi söylemek zorunda kaldım.
- Biz hocamızla konuştuk. Bu tıbbi olarak bizim açımızdan çok önemli, milyonda bir görülen bir vaka. Bu olay burada Ankara’da, Hacettepe’nin karşısında oluyor, buraya hastaneye getirmeyip bebeği çöp bidonuna atıyorlar, biz bunları biliyoruz. Ama sen bu çocuğu ta Antalya’dan getirdin.  Ne cesaret, neyine güvendin? Paran yok, tanıdığın yok, bilgin yok. İşte bu örnek davranışın bizim için çok önemli. Böyle bir ameliyatı görüp yaşamamız mesleki açıdan da bulunmaz bir deneyim. O yüzden hocamız sizi tanımak istiyor. Sana söz veriyorum, sana bundan sonra ilaç aldırmayacağız. Burada beklemene gerek yok, yarın evine dön, biz seni arayacağız, dedi vedalaştık.

Antalya’ya geldiğimde doğumdan bir hafta sonraydı. Bütün bunlar yaşanırken simsiyah saçlarım birdenbire beyazlaşmış, saç ve sakallarım birbirine karışmıştı.  Bu zamana kadar da eşimin hiçbirşeyden haberi yoktu, ben yoldayken söylemişler. Evde de aynı babamın; “bütün bunlara ne gerek vardı? Bi daha olurdu” tavrı ile karşılandım. Oysa ben bunları çoktan kendi kendime düşünmüştüm.  O çocuk benim bir parçam, Allah’ın bana bir lütfuydu, göz göre göre ölmesine izin verebilir miydim? Böyle düşünmüş ve buna göre davranmıştım.

Aradan 1-2 gün geçti. İçim daralıyor duramıyordum, yüreğim bebeğimin yanında atıyordu. 3-4 gün geçti dayanamadım tekrar gittim. Doktorla görüştüm; “küvezde yatıyor, yapacak bir şey yok!” dediler, geri döndüm. 17 veya 18. gün aradılar, “gel çocuğunu al!” dediler.

Ben hastane parası için dükkândaki hurdaları sattım. Cebimde bunun yanısıra eşten dosttan bulup buluşturduğum 52 bin lira para, yanımda eşim, kafamda yüzlerce düşünceyle yola düştüm. “Acaba öldü de bana söylemediler mi? Çocuğum öldüyse neyle, nasıl getiririm? Çok para isterler mi? İsterlerse nasıl öderim?” Hiç kolay değil. Ama bir yandan da umudu elden bırakmıyorum. Ankara’ya vardık, çocuğumuz yaşıyor. Doktor bir hafta sonra kontrole getirmek şartıyla çocuğu bize vereceklerini söyledi, nasıl bakacağımızı anlattı. Elimize verdiği çocuk annesini ememeyecek kadar cansız, parmak kadar bacaklarındaki deriler buruşuk, kafası kazınmış, her yerinde serumlar takılı, minicik birşeydi. Anne sütü sağılıp ağzına pamukla damlatılacak, karın bölgesi oluşumu ameliyattan sonra da tamamlanmadığı için hiç örselenmeyecekti. 131 bin lira olan hastane masrafını doktorumuz sağolsun götürebildiğim rakama düşürttü.

Bu sırada beni çok duygulandıran bir şey oldu. Doktor çocuğun adını kendisinin koyup koyamayacağını sordu. Bizim için isim bir gök boncuktur, sevinçle kabul ettik. Dedi ki; “Bu binde bir görülen sorunla doğan çocuklardan bizim ameliyat ettiklerimizin içinde hemen hiçbiri yaşamadılar. Bir tek hayatta kalan O oldu. Çocuğun adı Birsen olsun dedi ve ekledi; inşallah geri gelirsin!” Bu arada bir mucize daha oldu. Normalde doğumdan sonra çocuk emzirmeyen kadının bu kadar zamanda sütü kesilir. Eşimle aynı zamanda doğum yapan komşumuz hastaneye yatınca eşim yeni doğan Yusuf’un sütannesi olmuş böylece de sütü kesilmemişti. Buna benzer mucize ve yaşadığımız acıları anlatsam deftere sığmaz. Mesela Ankara’ya ilk gidişte otobüste yaşlı bir amca vardı, yol boyunca bize dua etti. Bugünün binde biri olanaklar, olanağım yokken büyük bir zar attım, çok şükür tuttu…

Ve Antalya’ya geldik. Herkes bebeği görmeye, halimizi sormaya evimize geliyordu ama bebeğimiz görülüp kucaklanacak bir durumda değildi. Bu bir hafta boyunca dokunmaya korktuğumuz bebeğimizin kimliğini çıkarmaya da cesaret edemedik. Yeniden Ankara’ya gittiğimizde doktor bizi görünce şaşırdı, hemen çocuğun yaşayıp yaşamadığını sordu; “Yaşıyor!” dedik. “Daha bundan sonra ölmez! Ben bu çocuğu verirken yaşayacağından pek de umutlu değildim, adını da size moral olsun diye koymuştum”  dedi. Biz Antalya’dayken doktorun evinde bizi konuşmuşlar, annesi bizi tanımak istemiş, bizi evlerine götürdüler, ağırladılar, orada kalmamızı istediler ama biz utanıp sıkıldık, kalmadık.  Doktorumuz, çocuk cerrahı Prof. Dr. Bedii SALMAN şimdi Erzurum Üniversitesi’nde Rektör Yardımcısı oldu. Antalya’ya bizi ziyarete geldi.

 

Bundan sonra 15 gün, 1 ay, 3 ay sonra… kontrollere gittik. Sonra yine 2-3 yaşında önemli bir rahatsızlık geçirdiğinde biz yine doktorun kapısındaydık. İşte böyle, önce Allah, sonra doktorlar sayesinde Birsen’i götüre getire yaşatıp büyüttük. Birsen şimdi 26 yaşında, 1.5 yıllık evli bir güvenlik görevlisi. Birsen’in saçlarımızı ağartsa da yüzümüzü güldüren mucizevî öyküsü böyle. Biz üzerimize düşeni yaptık, iyi ki de yapmışım. Şimdi hayırlı bir evlat olan kızıma bakınca O’nunla ve kendimle gurur duyuyorum. O zamanlar “Atatürk mü doğdu?” deyip bu yaptıklarıma karşı çıkan babam şimdi benden çok seviyor kızım. Her anlamda sonuçtan çok memnunum…

              


Bu öykünün Birsen’le başa baş kahramanı baba şimdilerde 51 yaşında ve artık kaportacı değil muhtar. Korkuteli Yelten Köyü doğumlu Zeki İMİRGİ, Antalya Dutlubahçe Mahallesi’nin dinç, sevecen, çalışkan, halkının diliyle; Süper Muhtar’ı. Şimdi herşey yolunda ve Birsen’den sonra sorun yaşatmadığı için babasının deyimiyle “nasıl doğup büyüdüğünü anlamadıkları” 23 yaşında bir de oğulları var. Bu kadar örnek bir babaya, O’na göre çocuk eğitiminde temel şartların ne olduğunu da sorduk; dürüstlük, sevgi ve saygı, dedi.



Mucizelerin varlığına yürekten inanan bir insan olarak sadece mucize ile açıklanamayacak, büyük bir emeğin de olduğu bu yaşam öyküsünü niye aktardım gelin onu konuşalım. Sizce Birsen kızımızın başına gelenler bugün olsaydı yaşama şansı var mıydı ya da ne kadardı? Bu soruyu yaşadıkları sırasında deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçen Zeki İMİRGİ’ye sorduğumuzda “sıfır” diye yanıt verdi. Bunu hepimizin bildiği örneklerle destekledi. Değil bu kadar karmaşık, uzun süreli, haliyle de pahalı bir tedaviyi çok basit rahatsızlıklarda bile paraları olmadığı için hastaneye alınmayıp kapısında veya çare bulmak için başka hastaneye giderken ambulansta ölen çocuklar, insanlarla...



Sağlık sisteminin tamamen ticarileştiği, insanın parası kadar insan (!), yoksa değersiz bir meta olduğu zamanları yaşadığımıza herhalde kimsenin itirazı yoktur. Ben bir tek şey söyleyerek bağlayacağım; Birsen elbette bizim de yavrumuz ama gerçekte kendi öz çocuğumuz olabilirdi veya bizim yavrularımız veya her yaşta sevdiklerimiz de benzer durumlara düşebilir, düşebiliriz. Eğer bu yozlaşmanın önlemi bulunup alınmazsa bu taş bir gün hepimize değer diyelim ve şimdiye kadar olmuş, bundan sonra da büyük olasılıkla olacak olanları görmek için sözü gelin Anadolu’nun yanık yüreklerinden birine, kendimizi de düşünmeye bırakalım...



Sağlıcakla (!)…





Avrat yeğin sayrı, benim karnım aç,               
Keyf için gelmedik bura tohdur beğ.               
Fukara harcından yaz da bir ilaç,                    
Olsun derdimize çare tohdur beğ.                    


Tama vatandaşık, gardaşık tama,
Bunca pahalm'olur adam adama?
Geldik ta sabahtan kaldık akşama,
Yarına mümkün mü sıra tohdur beğ?

Yedi baş horanta yıkık hanede,                       
Tüm kazancım bini bulmaz senede,                
Yüz pangunot helal olsun gene de,                 
Ben nereyim, beşyüz nere tohdur beğ?           



Tek kaşıkla çorba içer dördümüz,
Kul başından ırak ola derdimiz,
Senden, benden esker ister ordumuz,
Candan da mı yeğdir para tohdur beğ?

Dert - bela tebelleş oldu başıma,                    
Her gece tahsildar girer düşüme,                   
Beni mahçup etme can yoldaşıma,                 
Erkeklik öldü mü bre tohdur beğ?                   



Büyük oğlan esker, öteki çırak,
Han için param yok oteli bırak,
Mevsim kış, yollar sarp, köy hayli ırak,
Bir değil, beş değil yara tohdur beğ

Memur gelir karşılarsın köşeden,                    
Zengin gelir kırılırsın neşeden,                        
Öte kaçma bizim garip Eşe'den,                      
Bakıp boynundaki kire tohdur beğ                   



Hemi Müslüman’ım, insanım hemi,
Halimi arz ettim darılma e mi?
İçinde mangır yok, gördün kesemi,
Bir de ceplerimi ara tohdur beğ.
 
Daha sayayım mı, noksan mı daha?
Yalvara yalvara tükendim aha,
Bu yüzle mi çıkacaksın Allah'a?
Vallahi yanarsın nara tohdur beğ.                      


(Büyük ustalar Mahzuni ŞERİF ve Abdurrahim KARAKOÇ)’a saygıyla…

2 yorum:

  1. Karnı nagırsakları dışarıda doğan Birsel bebeğin yaşam mücadelesi,ve bence direk cennetlik sayılacak babanın onu yaşatmak için verdiği mücadele bir çok insanımıza ibret olmalı. Birsen bebenin hayata dört elle sarılmasına,onca yokluğa imkansızlığa karşı duran babaya helal olsun.

    YanıtlaSil
  2. Yüreğine sağlık..Mükemmel bir hayat hikayesi o zamanlarda insanlar birbirlerinin canını kurtarırken şimdiki zamana bakarsak onu toprağa nasıl gömerim zihniyeti var.umursamazlık var konuşacakda çok şey var da canları Cennet'e..

    YanıtlaSil