18 Ocak 2013 Cuma

DEĞİRMENİN BENDİNE TAŞ DÖNMÜYOR, DÖNMÜYOR…





İlk Yayın tarihi: 10.10.2010

         “Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?... Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı... Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar... 






        Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Hâlbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır...

        Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?... Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar. Taşların kâh yükselen, kâh alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar, gıcırdar, gıcırdar...”
diye başlar Sabahattin Ali insanın gönlünde fırtınalar koparan, “Değirmen” adlı ölümsüz ve acıklı aşk öyküsüne.


   Değirmenin Bendine
   Taş dönmüyor, dönmüyor…

  Değirmenler uzun zamandır yazmayı düşündüğüm ancak hakkını verememekten korktuğum –birçok Anadolu Sevdalısı gibi benim için de- kutsal varlıklar. Ama ne yazık ki bugün bu değerli varlıklarımızın çoğunu belki yerlerinde yeller bile esmemecesine yitirdik. Değirmenli zamanlara bir yolculuk yaparak onlarla birlikte neleri kaybettiğimizi anımsatmak, kalan son değirmenler için benzeri birçok konuda kaybetmeye başladığımız toplumsal duyarlılığımızı ve birçok mucize yaratıyı gerçekleştiren ortak aklımızı yardıma çağırmak istedim.


Antalya Kent Tarihçisi Hüseyin ÇİMRİN** en ilkel tiplerinin insanoğlunun toprağa bağlandığı ve ilk tarımsal faaliyetlerinin başladığı Neolitik (Cilalıtaş) Çağ’da görüldüğünü söylüyor. İki yassı taş arasında tahıl taneciklerini ezen ve bölgemizde “el daşı” denen bu ilk el değirmeni ile un elde etmeyi başaran insan zekâsı daha sonra suyu kıt bölgelerde insan ve hayvan,  akarsu bulunan yerlerde ise su gücü ile çalışan “Gara Değirmen”leri tasarlayıp yaşama sunar.

Değirmen Anadolu insanı için bütün dünyadan farklı olarak bir besin türü “ekmek”ten çok öte  “nimet”in ocağıdır. Suyun hayat verdiği taşlar ile öğütülen türlü tahıldan yaşama tat veren binbir nimete dönüşen un’un yaşam bulduğu “kaburga kemiğidir”. Anadolu İnsanı bu nedenle değirmenleri yediği nimetlerden çok öte baştacı etmiş, türküsüne, öyküsüne, inancına katmıştır.

Ancak değirmene kendisini katması ya da el atması ancak 1924’lerden sonra olmuştur. O zamana dek Anadolu’nun bütün değirmenleri Anadolu İnsanını “una basmak günahtır” ya da “değirmende hak “Hak’ça” alınmazsa hak geçer” diye kandıran Rumların elindedir. Onlar mübadele ile gittiklerinde gürül gürül akan sulara rağmen “suyu çekilmiş değirmen gibi” kalan taşlar ihtiyaçtan “el değiştirir”.

Anadolu’da yakın zamana kadar en yaygın öğütme aracı olarak su değirmenleri kullanılmıştır. Değirmenler konusunda derin teknik bilgiler vermekten çok konunun yaşamımızdaki yerine eğilmeyi uygun buldum. Ancak konunun bu yönünü merak edenler kaynakçadaki internet sitesinde(***) doyurucu bilgiler bulabilirler.

Güzün hasat sonunda, baharın da kışlık stoklar tükendiğinde kelimenin tam anlamıyla merasimle gidilen değirmen şenliği, içinde birçok geleneksel uygulamayı, inancı ve zenginliği de barındırır. Bir anlamda yazın yorgunluğundan çıkan insanların dinlencesidir un öğütme macerası. Güzün harmanın tozuna toprağına belenmiş zahireleri subaşlarında kendilerini yıkar gibi özenle yıkarlar. Buğdaya biraz da arpa katarlar, un “özlü” ya da “bişgin” olsun diye.

Değirmene genellikle orta yaş ve üstü ebeveynler gider. Başka ve uzak köylerde kurulu bu değirmene yaptıkları gezi ağır buğday, mısır, arpa çuvalları bir kez yüklendikten sonra kolay hatta görece tatil gibi gelir onlara. Önceleri kendilerine yükledikleri çuvalları at arabasının çıkması ile at ve eşeklerine çektirirler. Bazen günlerce sürer bu macera. Çünkü gidiş dönüşü bir yana kendileri gibi birçok yakın köylünün toplaştığı bu vakur değirmenlerde işler pek de suyun akgınına gittiği gibi tez bitmez. Ancak “tez gitmesin, uz gitsin” dercesine sabreder kalender büyüklerimiz, analarımız zaten uyarkızıdır.

Oraya varınca sıraya girer, beraberlerinde getirdiklerini yayınıp beklemeye başlarlar. Bazen birkaç gece yattıktan sonra sıra gelir. Bu sırada civar köylerden gelenlerle tanışılır, koyu sohbetler edilir. Anadolu insanının toplumsal ilişkilerinin, kutsal saydığı “ahretlik” gibi sanal akrabalıklarının da vesilesi olan değirmen tanışıklıkları “merak” duygusuna da birebirdir. O sene biten mahsulden çor çocuğa kadar herşey konuşulurken başka yaşamlar dikizlenir çaktırmadan.

Evin büyükleri için tebdil-i mekân, alışılmış yaşamlarına bakış nispeten ferah demek olan uzun değirmen gezileri gençler için sevdalarına güneş doğduğu nefes aralarıdır. Geleneksel Anadolu yaşamında böyle zamanları gözlemleyen, bu yönünü merak eden oldu mu bilinmez, bu düşüncemi muzip bulabilirsiniz ama bence “kavuşmalar” ve kaçmalar böyle zamanlarda çoğalmış olmalıdır.


Döner kendi kendine,
Hazal Gelin arabadan inmiyor…

Sıra gelene kadar genellikle sulak değirmen önlerinde ateşler yakılıp mayasız ekmekler bile yapılır. Onlar yan gelip beklerken en çok yorulan, yüzü gözü, üstü başı ağaran değirmencidir. İnleyen taşlarda öğünüp un ufak olan tahıllar O’nun iki güngörmüş parmağı arasında ovularak sınanır. Kararında ise döküldüğü un teknesinden küreklerle önceleri kıldan yapılıp sonraları yerini Amerikan Bezi, şimdilerde de gübre çuvallarının aldığı büyük keselere doldurulur. “İnsan malının bittiğini bir tek değirmende istermiş” sözünü söyleten öğütme işi bittikten sonra zaman bu kez tersine işler, unu, bulguru, tarhanayı yükleyip eve dönerler.

Su varlığının kıt olduğu köylerde bulunan değirmenler, su gündüz sulamada kullanıldığı için, akşam saat beşten sonra çalışır, gündüz dinlence saatlerinde de temizliği ve bakımı yapılırmış. En temel bakım işlemi unun kalınlaşmaya başladığı zamanlarda taşların dişenmesidir. Dişeme taşların demir bir keski ile yongalar koparılarak keskinleştirilmesidir ki onların bir vinçle kaldırılmasından sonra mümkün olan bu işi genellikle değirmenciler kendileri yaparlar.  Kimse taşlı olur diye yeni dişenen değirmende zahire öğütmek istemez ama piyango kime vurursa kaçışı yoktur. Bakımı için yapılması zorunlu bir diğer işlem de dişeme yapılan demir keser ve çapaların demircilerce biletilmesi demek olan “yüleme”dir. Yani; “El eli, el de yüzü yur (yıkar).”


Ay Ali’dir gün Muhammed
        Okunan seksen bin ayet
        Balıklar deryaya hasret
        Çarka döner göl içinde…

Pir Sultan Abdal’ın Tevhid’inde dediği gibi güzel Anadolu’muzda çarka dönen su değirmenleri çoktandır suya hasret, birer virane durumundalar.

Anadolu’nun en değerli hazinelerinden biri olan su değirmenlerinin çoğu hayli zamandır kapılarına kilit vurulduğu için artık “değirmene girenin yüzünü ak çıkar(a)”maz olmuş. Kapılarından ayak izlerinin silindiği, örümceklerin hüküm sürdüğü değirmenlerin yorgun taşları sonsuz bir uykuya yatmış. Zamana yenik düşmemekte direnenler de bugünlerde can çekişiyor. Su ile gelen bu kültür su varlığının önemli ölçüde azalması yanında gerek hızla gelişen teknoloji nedeniyle bugüne evrilen elektrikli değirmenlerden, gerekse insanların tahammülsüzlüğünden, kadir bilmezliğinden yok oluyor.

Değirmen üstü yeldir
Önü taşlık bir yoldur…

Ben değirmenlerin çilesi ve akibeti konusunda hüzünlü, Gömbe’den Uçarsu’ya çıkan yolda kurulu Yayla Çukurbağ Köyü’nde capcanlı bir su değirmeni gördüğüm için de mutluyum. Geçen güz Halk Kültürü Araştırmasına gittiğim Yayla Çukurbağ Köyü’nde gürül gürül akan hayat sularının küçük bir kısmı ile çalışan bu su değirmenine rastladım. Bu değirmen köyün biri yıkılan, diğeri üzerine lokanta yapıldığı için çalışamayıp dekor olarak kalan üç değirmeninden hayatta olanı. Önündeki üç pınardan tadına doyulmaz suların çağladığı, yemyeşil çayırlarla çevrili bu değirmen yüksekçe bir yerde kurulmuş. Bahçedeki elektrik direğinde “piknik yeri ücüretli” yazsa da inanmayın, yok öyle bişey. Kapısında “300 Yıllık Dorum Değirmeni” yazıyor. “Deve yavrusu” demek olan Dorum’un değirmenle alakası meçhul ama ben isim babasının buraya zahire taşıyan develer olduğunu düşündüm. 


Sahibi Nevzat ÇENGELOĞLU tam bir değirmenci. Çalışmaktan ipince, umutlu yüzü her zaman gülümseyen bir derviş. Sabır, kanaat ve “hak” ehli olmak ise bütün değirmencilerle paylaştığı ortak güzellikleri. Bu köylü ve aslında çiftçi olan Nevzat Amca 1979’da belki yirmi senedir çalışmayan, evinin yakınındaki bu değirmeni çalışıp para kazanmak amacıyla satın alıp onartmış. Bu onarımdan sonra uzun bir süre tıkır tıkır işleyen Dorum Değirmeni un fabrikaları çıkalı duraksamış. Bugünlerde ortalama 5-10 kile zahire öğütülen değirmene bazen günlerce gelen olmuyormuş. Öğüttüğü unlardan bir yükte bir kile hak alıyormuş, yani 90 kiloda 9 kilo, para olarak da 20 lira. Bir yük zahire de ortalama 2.5 saatte öğütülürmüş.

 Bu yöredeki değirmenlerde arkdan gelen suyun çevrilip toplandığı beton havuza (seyirttiği içi) “seyidim”, suyun aktığı sac borulara “omman”, suyun çarpıp döndürdüğü demir aksama “çark”, suyun çarkı döndürmek üzere bir kuvvet oluşturacak şekilde daralıp çıktığı deliğe ise “boyra” deniyor. Bu saydığımız ünitelerle gelen su çarkı, çark da bir mille bağlı olduğu taşları döndürüyor. Taşlar da üzerinden dökülen ve miktarı makaralarla ayarlanan zahireyi öğütüyor.


Bakracın suya daldır,
Hazal Gelin arabadan inmiyor…

Bütün su değirmenlerinde olduğu gibi burda öğütülen “has un” yumuşak ve kepekli olduğu, kolay hazmedildiği için mide- bağırsak rahatsızlıkları ve şeker hastalığına kalkan, bu dertlerden muzdarip olanlara da ilaç gibiymiş. Bunca yararına rağmen yöremizdeki bu şifa ocağı da ne yazık ki diğer birçok benzeri gibi kapanmak üzere. Nevzat Amca’nın deyimiyle zaten “masırafını gorumayan” değirmenin maliye, esnaf kefalet, muhasebeci, bakım ve onarım masrafları çoktan beri bıçağı kemiğe dayamış. Bu nedenle kapatmak istiyor değirmenini.

Doğal yaşama delice sarıldığımız, “uzman”lardan gelecek bitkisel deva reçeteleri için televizyon karşısına mıhlandığımız şu günlerde en temel besinimiz ekmeğin kalitelisini tüketmek amacıyla da hayli çaba harcıyoruz. Evlerimizin olmazsa olmazı haline gelen ekmek pişirme makinalarında pişirmek için “seçkin” marketlerde satılan “tam un”lara servet ödüyoruz. Diğer yandan -Elmalı Değirmenköy ve Gilevgi köylerinde, Kumluca Dereköy’de vb. kapanan onlarcası dışında- hala çalışan, unun en tamını, içine emeği, şifayı ve hak’ı katarak üreten değirmenler, habersizlikten, umursamazlıktan veya hayırsızlıktan ıpıssız. Bir diğer neden de; köylülerin harcı borcunu ödemediği için marketten almanın daha ucuza geldiği buğdayı, “hayvan hakları” nedeniyle avı yasak olan, köylülerin “hınzır” diye andığı domuz varlığımız rekor derecede arttığı için de mısırı ekemez duruma gelmeleri.

Konuyu bağlamak, efsane değirmenlerimizi bir yazıya hapsetmek çok güç ama iki bölüme sığdırmaya çalışıp ilk bölümü tamamlayayım:

Değirmenler küçük birer evrendir, durmaksızın dönerler dönerler. Dünya denen bu hata götürmez sistemde dönmesi gereken şeyler durmuşsa acilen bir çözüm bulunmalıdır. Elimizde kalan son değirmenlerin yeniden dönmesi, çarklarının işlemesi, en azından korunması konusunda devlet ve milletçe hepimize görev düşmektedir. Bu anlamda devletimiz tarafından yapılması gereken kanımca;

Değirmenlerin can damarları olan su kaynaklarının geri kazanımı ile kaybolan bu değeri diriltecek altyapıyı yeniden oluşturacak çözümler üretip hayata geçirmek,

Su ile gelip yine onunla giden, varlığına gönenip yokluğunda zarar görecek bu yurdun insanları olarak bize düşen de; kaybettiğimiz bu ve benzeri değerlerin bilincine varıp sahip çıkarak, yaşatmaktır.

Şimdi mevsim güz. Elmaların toplandığı, cevizlerin çırpıldığı, karyağdı armutların, kış keleklerinin ambardaki zahirenin koynuna yerleştiği bereketli zamanlar... Gelin kendimize bir iyilik yapalım dünyanın en güzel kenti Antalya’da isek çağlayan sular cenneti Gömbe ve Çukurbağ’da Nevzat Amca’ya, değilsek yakınımızdaki bir su değirmenine gidip kışlık unumuzu öğüterek hem şifa alalım, hem de can çekişen bu benzersiz döngüye “şifa” verelim. Bizi biz yapan paha biçilmez kültürel mirasımıza sahip çıkamadığımız sürece onlarla birlikte yokolmaktan başka çaremiz yok.

 İkinci bölümde biri bildiğim biri de bu konuda yazılan, söylenenlere kulak kabartırken öğrendiğim ve beni çok duygulandıran iki söylenceyi paylaşmak üzere, sağlıcakla…


 Kaynakça:

    *  Halk Türküsü (Kırıkkale/Keskin - Selman Çoker - Hacı Taşan - Muzaffer Sarısözen)
  **  Hüseyin ÇİMRİN Değirmenlerin Öyküsü
**** blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=160514 Milliyet Blok- Su Değirmeni- Gelenekler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder