18 Ocak 2013 Cuma

TÜRKÜLERİN “KIVIRCIK” YAPRAĞI…



İlk Yayın tarihi: 12.01.2011


 

Bağbandım gül deremedim,
Derip yâre veremedim.
Tez geçtiniz göremedim,
Geriye dönün seneler…

Türkülerin “Kıvırcık” yaprağı koptu bir seher vakti… Hem de en bereketli çağında, en olgun meyvelerine durmuşken, zamansız. Gönül tellerimizi sızım sızım sızlatıp gönlünde binlerce ezgiyi, kederi, umudu yüklenip gitti…

Çok güzel bir candı.  Hemen her sene Abdal Musa’ya gelirdi. O sahneye çıkana dek hiç kimse oradan ayrılıp meydanı boş bırakmaz, uyuyup örtüsüz donacak çocuklarını bağırlarına basıp içlerindeki aşk ile ısıtırlardı. Herkes sevdalısı, yavrusu, abisi gibi severdi O’nu, hepimizin hısımıydı. Hiç kimseyi ayırmadan sevecenlikle, alçakgönüllülükle karşılar, tatlı dilinden dökülen “canım ciğerim”lerle esenlerdi.

Öldüğünü duyduğumda herkes gibi ben de inanamadım. O gün o kadar işim vardı ama ben yoktum, içim yandı tutuştu, akşama kadar türkülerini dinleyip ağladım. Akşam boş bir çuval gibi eve doğru sürüklenirken yolun kıyısında bir taksiden O’nun bir türküsü haykırıyordu;

Buralarda dost bildiğin ısırgan otu,
Elini tuttummu bil ki elim yanıyor.
Şeref ekmek bulamazken şerefsiz buldu,
Götürdükçe ciger aney, içim yanıyor.
Yanıyor da güzel anam, yürek kanıyor.  

Gözyaşlarımı gizlemeye çalışmadan yürüdüm ve düşündüm. Hadi biz aynı kültürün insanlarıyız diye sevdik, o Kafkas kökenli taksici Ahmet’e, bilge kitapçımıza, aynı dilde konuşup aynı şeylere inanmayan milyonlarca insana Kıvırcık Ali’yi sevdiren, Alevi’siyle - Sünni’siyle, sağcısı - solcusuyla, Türkü - Kürdüyle bizi O’nun türkülerinin potasında eriten neydi?

Kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz en çıplak halimizi yüzümüze karşı haykırması mı? Kendini derde derman gibi gösterip, bu mucize otun şifasını değil sadece ısırganlığını alan “otlar”ı deşifre etmesi mi? Yüzüne bile bakmaya değmeyecek insanları baş tacı etmekliğimize ayna tutup, bunun yerine gerçek değerlerimize sahip çıkmaya çağırması mı? Belki de satılık “aşkları”, “âşıkları” yerden yere vurup sadık dosta kurban olması…

Ya haksızlığa başkaldıran asi yanı, hangimizde yoktu ki? Bastırılmış duygu ve düşüncelerin üstünü kör cahilliklerle örtüp nefret ve şiddet olarak devşiren bir toplum haline gelişimize dışımız inkâr etse de hangimizin içi elveriyordu? Doğa sevgisi, vefası, güzele ve güzelliğe öykünmesi hangimizin gönlündeki buzları eritmezdi? Ya köyümüzde iken köyü düşündükçe içi yananlara yanmamız nedendi?

Dert sayfası sütun sütun,
Anılarımla büsbütün.
Elinizi çabuk tutun,
Geriye dönün seneler…

Bu türküleri gönüllerinde çalıp, yurdunun sahilinde mayalayan, yaylasında döğüp mertliğe, güzelliğe, iyiliğe adak yapan, yüzyıllardır kardeşçe yaşayan biz Anadolu insanları değil miydik? Hani bugünlerde kimyaüstü hatta insanlıkdışı yöntemlerle ayrıştırılmaya çalışılsa da aslında etle tırnak olan bizler… Öyleyse neden gerçek gücümüzü, dirliğimizi unutup duygumuzun zerresine sahip olmayan, öldürmeye ayarlı “robot”lara umut bağlar, nifak tohumlarına su taşır olmuştuk? Yüzyılların akıl ve duygu imbiğinden süzülüp bizi birliğe çağıran türkülerimize kulak tıkamaya çağıran daha “kârlı” şey neydi?

Bahtım ile çekişim var,
Hakka boyun büküşüm var.
Daha yapacak işim var,
Geriye dönün seneler…

Kıvırcık Ali’nin türkülerinde toprağımıza, suyumuza, yaylalarımıza giderdik. Çünkü bir köyü olanlar için köyde yaşamak güzeldi, köylümüz -kurnazımız olsa da- şehirliden ehvendi. Köyde kimin ne yapıp ne yapmayacağını iyi kötü bilirdik ama şehirde bilemedik. Köyde Eyvaz’ı traktörünün sesinden, Didili’yi iyice bükülen belinin her yaylanışında çıkardığı istemsiz hırıltıdan, Göherce’nin eniğini her seferinde arsız çocukların yüreğini ağzına getiren ani ürmesinden tanımak bize huzur ve güven verirdi.

Köyümüzde her şey bizi söylerdi. Dupbani’nin gara sığırının sesini ancak biz bilir, İbiramca’nın esprilerine gülmekten kırılırdık. Topalı, körü, ahrazı binbir çeşit Musa’mız vardır ki Hz. Musa solda sıfır kalırdı. Çünkü dilimizi arı soksa çamuru O çalar, keyfsizlensek iğnemizi anca O yapardı. Onlar bizsiz, biz onlarsız olamazdık, “olamadık” da. Bu yüzden “ali menfaatleri” için Avlan Gölü’nü kurutup bizi yoksulluğa, kıtlığa, doğanın göz göre göre kelleşmesine tanıklığa zorlayanlar dostumuz değildi, türkülerimiz onları tanımaya ve bizi kendimizi kollamaya, kimliğimize çağırırdı.

Köy çocukları toprakla, taşla, ağaçla, kuşla sarmaş dolaş oldukları için hayatın birçok döneminde daha cesur, yetkin ve sorunsuzdu. Biz istersek çalışıp emeğimizin karşılığını aldıkça köy dışına gezmeye de giderdik. Ama biz istersek…

İstemeden çıkmak zorunda kalmanın bedeli ağırdı. Gerek ekonomik nedenler, gerek Maraş, Çorum gibi vahşetler ya da şimdi neredeyse girmediği yerimizin kalmadığı, yavrularımızı elimizden alan, artık neredeyse kanıksadığımız lanet olası terör nedeniyle köyümüzden ayrılmak zorunda kalmak yüreğimizi yaktı. Kıvırcık Ali öncülü birçok ozan gibi bize bunu gösterdi, O’nun yüreğine kulak kabartmışlığımız, sevdalanmışlığımız bundandı. Bize bu bilinci aşılamaya adadı ömrünü, farkına varmazsak neler olacağını ilahi bir dille ezgi ezgi aklımıza nakşetti…


Biçemedim ömre paha,
Böldüm akşama sabaha.
Gayret edin biraz daha,
Geriye dönün seneler…
      
Türkülerinde benzersiz emek, duygu ve sorumlulukla bıkıp usanmadan çalıp söylediklerinin hepsi gerçekti, hayatın tamam kendisiydi, ne yazık ki çok erken mahrum kaldık O’ndan… Sivas’ta 21 yaşında yakılmasaydı yüzyıllık sesiyle Hasret GÜLTEKİN de bunları söylemeye devam edecekti. Çağlarca çağlayan Pir Sultan Abdal, Hatayi, Yunus, Kaygusuz… ırmaklarının bendi kime dönmüşse, bayrağı kim devralmışsa onlar söylediler, söylüyorlar. Bu toprağın türkülerini yakanlar kardeş, türküleri gönülden gönüle bir yoldu gizli gizli. O Allah vergisi duyguları ve düşünceleri yakarak yok etmeye çalışan yürekleri bile yıkar arındırır güçte, bire bin veren pınarlardan coşan seller gibiydi…

Bütün çabası, emeği; toplumsal duyarlılıklarımızı arttırıp bilinçlenmedikçe, köyümüze, kentimize, toprağımıza, suyumuza sahip çıkmadıkça, kendimize dokunmadıkları sürece yanlışlara, zalimlere, haksızlara boyun eğdikçe, yüreğimizi ve vicdanımızı para için sattıkça sonumuzun belli olduğunu, bundan sonra da bize değil türkülerden, türküleri yakanlardan hâşâ Yaradandan bile medet olmayacağını anlatmak içindi. Verdikleri mesajların kafamıza dank etmesi için illa türkülerin susması, türkü yakıp söyleyenlerin ölmesi gerekmezdi…

Haberin alsam Agâh’tan,
Kim geçmedi bu dergâhtan?
Bildiğiniz güzergâhtan,
Geriye dönün seneler…
          
Kıvırcık Ali bizimdi, bizdi, biz de oyuz, ondanız. O yaşadıkça haykırarak dedi ki;

“Sözünüzde sağlam, sevginizde sadık, yaşamınızda dimdik olun. Hak yemeyin, kandökmeyin, ah almayın. Değerlerinize sahip çıkın, zalime boyun eğmeyin ki zaten böylece ondan bir farkınız kalmaz. Atalarınızdan miras kalıp çocuklarınıza borçlu olduğunuz toprağınıza göz dikenleri belleyin, onlara fırsat vermeyin. Ünlü sözdür; “her horoz kendi çöplüğünde öter” köyünüzden, yurdunuzdan olduktan sonra gittiğiniz yer cennet de olsa “gurbet”tir ve gurbetin şerbeti bile ağudur.” 

 İşte bunları ve fazlasını düşündü, üretti, yüreklerimizdeki gücü, sevgiyi, umudu yeşertti. Aşkın deryasını boylayan güzel başındaki kıvırcık saçları sevdiğimiz afacan çocuk. Acaba bunca uğraş içinde koşuştururken o sabah öleceğin aklının ucundan geçmiş miydi? Dilinde hangi türkü, gönlünde hangi muradın vardı?

Ama türkülerin, türkülerimiz bitmedi, bitmeyecek. Aşıladığın binlerce fidan yeşerecek ardından, senden ileri, senden içeri. Senin gibi ömrünü insanlığa kalıcı eserler bırakmaya adayan, gönüller yapan, insan olmaya çalışan binlerce can... Şimdi bütün gidenler gibi dönülmez yoldasın. Ne yapalım, buraya kadarmış. Zor gelse de yapmak zorunda olduğumuz tek şey o kaçınılmaz son gelene dek hepimiz gibi ölecek olanlarla mutlu olmaya çalışmak…

Güle güle canım ciğerim… Hizmetinle Hakk’a yara,  halkın zaten seni çok sevdi. Dilerim emeklerin zayi olmasın, yaktığın ışık senden sonraki yeni ışıkları tutuştursun. Türkülere verdiğin can suyu yeni canların canına car yetsin. Senin devralıp onurla taşıdığın gelenek seni aşan kuşaklarca sürsün. Türküler ve o türküleri yakan yürekler gibi sonsuz ol...


          Geriye Dönün Seneler: Dursun Ali AKINET

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder